Birini etnik kökeni nedeniyle dışlamak “ırkçılık” oluyor.
Cinsiyeti nedeniyle küçümsemek “cinsiyetçilik...”
Kilosuyla dalga geçmek “beden ayrımcılığı...”
Peki ya sırf yaşı nedeniyle bir insanı küçümsemek, hatta onun için üzülmek?
İşte onun da bir adı var: “Ageism...”
Türkçesiyle “yaşçılık.”
Henüz dilimize tam yerleşmedi belki ama davranış olarak hayatımızın tam ortasında duruyor.
Bunun son örneklerinden biri, geçtiğimiz günlerde Yeşilçam’ın Sultan’ı Türkan Şoray’ın Bozburun’da Umut Ünver tarafından çekilen fotoğrafları oldu.
81 yaşındaki Şoray, teknede ailesi ile tatilde...
Haliyle makyajsız...
Rahat, yazlık kıyafetleri içinde...
Yani tam da sizin, benim yaz tatilinde olduğumuz gibi.
Fotoğrafı görünce “Ne güzel” dedim, “İnşallah ben de sağlıkla o yaşlarımı görürüm.”
Ancak bazı magazin siteleri, “tık” için “İşte Sultan’ın son hali” manşetini atmayı tercih etmişler yine.
Altında da “öyle manşete böyle yorum” dedirtecek lakırdılar var.
“Hiç benzemiyor.”
“Bu Sultan değil.”
“Çok yaşlanmış.”
Sanki 81 yaşındaki bir insanın 25 yaşında görünmesi gerekiyormuş gibi...
Oysa yaşlanmak bir kusur değil.
Hayatın en doğal sonucu.
Hatta herkesin erişemediği bir ayrıcalık.
Ne yazık ki içinde yaşadığımız çağ, bize bunun tam tersini fısıldıyor.
Kremler...
Estetikler...
Filtreler...
“Yaşını hiç göstermiyorsun” iltifat sayılıyor.
Demek ki yaşını göstermek ayıp.
Bugün 50 yaşındaki biri iş görüşmesinde daha en baştan elenebiliyor.
Sosyal medyada belli bir yaştan sonra kadınlara “teyze”, erkeklere “bunak” demek mizah sanılıyor.
Oysa yaşçılık öyle sanıldığı kadar “masum” bir şaka değil.
Araştırmalar, sürekli “Sen yapamazsın”, “Sen anlamazsın”, “Yaşlandın” denmesinin kişilerin sadece özgüvenlerini kırmakla kalmadığını, yaşam süresini de etkilediğini gösteriyor.
Çünkü bir insanı yaşlandıran takvim yaprakları değil, görünmez hissetmesi oluyor.
Gelin ne Sultan’ımıza ne de birbirimize yapalım bu ayrımcılığı.
Çünkü zamanın en kötü huyu şudur: Kimseyi kayırmaz.
MEĞER O TELEFONU BİR KİŞİ AÇMIYORMUŞ
Telefon dolandırıcılığı haberlerini yıllardır yaparız.
Ve ne zaman bir haber çıksa, Yılmaz Erdoğan’ın “Organize İşler” filminden sahneler canlanır kafamda.

Arka mahallelerden birinde, eski bir dükkân...
Duvarda, sigaradan sararmış bir takvim...
Masanın üzerinde eski model bir telefon...
Bir köşede çay bardakları...
Kapıda bekleyen üç beş “uyanık.”
Fakat Maslak’ta basılan uluslararası suç şebekesine ait merkezin fotoğraflarını görünce fena halde yanıldığımı anladım.
Açık bir çalışma alanı...
Bilgisayarlar...
Kulaklıklar...
Masalarda “frappuccino” bardakları...
Sanki bir teknoloji şirketi ya da müşteri hizmetleri merkezi.
Ama değil.
İstanbul’un göbeğinde insanları polis, savcı, banka görevlisi diye arayan uluslararası bir dolandırıcılık organizasyonunun merkezi burası.
En şık kıyafetleri içinde yirmili yaşlarında kadınlar, erkekler...
Sabah mesaisine yeni başlamış gibiler.
Akşam da işten çıkar gibi çıkacaklar.
Aradaki saatlerde ise binlerce kilometre ötedeki insanların hayatlarını altüst edecekler.
En şaşırtıcı olan da şu. Yıllardır mağdurların hep aynı cümleyi kurmasına
pek de inanmadık.
“Nasıl oldu anlamadım...”
“Sanki hipnotize olmuştum...”
“Bir anda kendimi para gönderirken buldum...”
Tüm bu ifadeler, “Hadi canım bu kadar da olmaz” dedirtti bize.
Ama bal gibi de olurmuş.
Çünkü mesele insanların “saf” olması değil. Karşımızda sanılandan daha profesyonel bir yapı olması.
Psikoloji bilen...
Hangi cümlede paniğin yükseleceğini hesaplayan...
İtirazlara nasıl cevap verileceğini ezberleyen...
Yapay zekâyla sesini değiştiren...
Senaryosu bilgisayar ekranında açık...
Profesyonel bir ekip!
Eskiden suç, karanlık sokaklarda saklanırdı. Şimdi plaza katında kahvesini içip, bilgisayarını açıyor.
İKLİM DEĞİL BİZ SUÇLUYUZ
İstanbul yine birkaç saatlik yağmura teslim oldu.
Caddeler dereye döndü.
Araçlar suyun içinde kaldı.
Evleri, işyerlerini su bastı.
Açıklamalara baktım.
Benzer cümleler yine: “Süper hücre vurdu.”
“1 saatlik yağışta metrekareye 60 kilo yağış düştü.”
En sevdiğimi sona sakladım: “E, iklim değişikliğinin etkisi...”
İyi de bu iklim bir günde değişmedi ya! Biliminsanları yıllardır bunun olacağını söylüyor zaten.
Dünyanın dört bir yanında sıcaklık rekorları kırılıyor, seller artıyor, kuraklık uzuyor.
Meteoroloji de günler öncesinden alarm veriyor.
Yani doğa bize haber vermeden “pat” diye saldırmıyor artık. “Geliyorum” diyor.
Peki ya suyun gideceği yeri kim belirliyor?
Kim yaptı dere yatağına o evleri? Kim verdi imar iznini?
Toprağın nefes alacağı alanları kim betonla kapladı?
Yağmur suyunu denize taşıyacak alt ve üst yapı neden yenilenmedi?

Denizi plastikle dolduran kim?
Arabasını kaldırıma, yeşil alana park etmeyi normal gören kim?
Cevap veriyorum: “Biz.”
Peki neden şaşırıyoruz o zaman her seferinde?
En tehlikelisi bu işte.
Çünkü sorumluluğu tamamen gökyüzüne bıraktığınız anda, yeryüzünde kimsenin hesap vermesine de gerek kalmıyor.

1 gün önce
37









English (US) ·