Yassıada’da, yeni adıyla Demokrasi ve Özgürlükler Adası’na ayak bastığımda bunu düşündüm.
Marmara’nın ortasında, masmavi denizin içinde duran bu küçük ada uzaktan bakıldığında huzurlu görünüyor. Martılar uçuyor. Rüzgâr çamların arasından geçiyor. Deniz, İstanbul’un gürültüsünü geride bırakacak kadar sakin.
Ama bu ada Türkiye’nin vicdanında kapanmayan bir sayfa.
Müzeleri tek tek dolaştım. Bizans’tan kalan izleri, Deniz Kuvvetleri döneminden kalan yapıları, yıllar içinde eklenen yeni binaları...
Demokrasi Müzesi’ni, Demokrasi Feneri’ni, Kongre merkezini...
Adanın farklı noktalarına yerleştirilmiş anıtları...
Yine de insanın zihninde en fazla yer eden hatıranın kendisi.

Sonra o salona girdim.
Adnan Menderes’in, Hasan Polatkan’ın ve Fatin Rüştü Zorlu’nun yargılandığı salona...
Fotoğraflarda yüzlerce kez gördüğümüz o mekânın içine girince oturup dakikalarca öyle kaldım.
Sanki sandalyeler hâlâ yerindeydi. O ağır sessizlik hiç bitmemişti. Sanki birazdan kapı açılacak ve tarihin en acı cümlelerinden bazıları yeniden kurulacaktı.
Orada, o mahkeme salonunda mahkûm edilenlerin aslında demokrasi olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Daha sonra Adnan Menderes’in kaldığı odaya girdim.
Beklediğimden küçüktü.
İnsan, tarihte yer tutan insanların daha büyük odalarda yaşamış olacağını sanıyor.
Bir başbakan...
Milyonların oyuyla seçilmiş bir siyasetçi...
Aylarca burada yaşamış.
Geceleri aynı tavana bakmış; ailesini düşünmüş, çocuklarını...
Ve ülkesini.
O odanın önünde insan ister istemez şu soruyu soruyor.
“Demokrasiyi gerçekten yeterince kıymetli görüyor muyuz?”

ARTIK ADA BAMBAŞKA ŞEYLER SÖYLÜYOR
GİTMEDİYSENİZ; adaya mutlaka gidin.
Sadece Menderes’in değil, 592 kişinin hikâyesini görüyorsunuz.
Fotoğraflar, belgeler, eşyalar, mahkeme kayıtları...
Koridorlarda yürürken aslında Türkiye’nin demokrasi tarihinin kırık aynaları arasında dolaşıyorsunuz.
Bir ülkenin hafızasını hissediyorsunuz.
Evet; bugün ada bambaşka bir kimliğe sahip. Müzeleriyle, kütüphanesiyle, kongre merkeziyle, Demokrasi Feneri’yle...
Demokrasi Feneri’nin önünde uzun süre durdum.
Denize baktım.
İnsan, denizin hafızası olmadığını düşünüyor.
Oysa vardır.
Bu sular yıllarca mahkeme teknelerini gördü.
Sessiz gelişleri, sessiz dönüşleri, belki umutları, belki umutsuzlukları...
Adadan ayrılırken aklımda tek bir cümle vardı.
Demokrasiler sadece seçimlerle yaşamaz, hafızasıyla da yaşar.
Çünkü unutulan acılar, tekrar yaşanmaya en yakın acılardır.

İYİ YAŞAM EKONOMİSİ 10 TRİLYONA GİDİYOR
ASLINDA adaya başka bir nedenle gelmiştim.
Geçmişin acısını unutmadan, geleceğin büyük ekonomilerinden birini anlamak için.
İyi yaşam ekonomisini...
Şimdi en büyük lüks sağlıklı yaşlanabilmek.
İyi uyumak, stresi yönetebilmek, bedenin ne söylediğini anlayabilmek.
Daha genç görünmekten çok, on yıl sonra da iyi hissedebilmek.
Küresel wellness ekonomisinin hacmi 6.8 trilyon doları aşmış durumda.
2029 tahminleri 10 trilyon doları gösteriyor.
Bu rakam artık yalnızca spa, masaj ve detoks pazarını anlatmıyor.
Beslenmeden uyku teknolojilerine, fizyoterapiden uzun yaşam programlarına, sağlık turizminden iyi yaşam odaklı gayrimenkule kadar dev bir ekosistemden söz ediyoruz.
Yeni dünyanın petrolü veri ise yeni dünyanın lüksü de sağlık olabilir.
Demokrasi ve Özgürlükler Adası’nda karşılaştığım “Biriksir” deneyimine de bu gözle baktım.
Burada anlatılmak istenen şey, “iki gün dinlenin, masaj yaptırın, hafif yemek yiyin” değil.
Daha kapsamlı bir öneri var.
Bedenin verilerini anlamak...
Uyku, hareket, stres, beslenme ve fiziksel kapasiteyi aynı çerçevede değerlendirmek...
Ve kişiye tek tip reçete vermek yerine, onun biyolojik ritmine bakmak...
İyi yaşam endüstrisi artık “hangi uygulamayı yaptınız?” sorusundan uzaklaşıyor.
Asıl soru şu.
Bu uygulamalar hayatınızda neyi değiştirdi?
Sağlıklı yaşam, sofradan başlıyor ama sofrada bitmiyor.
Sadece kalori saymakla da olmuyor.
İnsanı yalnızca kilo, yağ oranı veya laboratuvar sonucu üzerinden değerlendiren dönem geride kalıyor.
Yeni yaklaşım daha bütünsel; nasıl uyuyorsunuz? Ne kadar hareket ediyorsunuz? Stresiniz bedeninizde nerede birikiyor?
Gün içinde enerjiniz neden düşüyor?
Bu soruların her biri, geleceğin sağlık ekonomisinin parçası.
ANADOLU TARİFLER ÜZERİNDEN OKUNMAZ
ADANIN bu dönüşümüne bakarken ilginç bir tezatla karşılaştım.
Burası bir zamanlar insanın iradesinin elinden alındığı bir yerdi.
Şimdi insanın kendi hayatı üzerindeki kontrolünü yeniden kazanmasını anlatmaya çalışıyor.
Bir zamanlar korku, baskı ve çaresizlikle anılan koridorlarda bugün nefes, hareket, denge ve farkındalık konuşuluyor.
Tarih bazen mekânlara ikinci bir görev verir.
Belki bu adanın yeni görevi de budur.
Geçmişte demokrasinin nasıl kaybedildiğini hatırlatırken, gelecekte insanın sağlığını nasıl koruyabileceğini anlatmak.
İyi yaşam ekonomisinin Türkiye için önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
Çünkü elimizde yalnızca güzel oteller ve iyi iklim yok.
Anadolu’nun çok güçlü bir beslenme hafızası var.
O gece şef Ömür Akkor, Anadolu mutfağını yalnızca tarifler üzerinden okumadı.
Coğrafya, hafıza, ürün ve kültür üzerinden anlattı.
Ve bize “İşte Anadolu bu” dedirtti.


4 gün önce
46










English (US) ·