Amerikan filmlerinden fırlamış gibiydi okul saldırıları görüntüleri... Önce inanamadık, sonra büyük bir endişeye kapıldık. Bugüne kadar sadece filmlerde tanık olduğumuz ‘silahlı okul saldırısı’ nasıl gerçek oldu, neden arka arkaya yaşandı derken önceki gün Ankara, Sincan’daki bir okulda 5’inci sınıf öğrencisinin okula silah götürdüğü haberi endişelerimizi daha da artırdı. Bütün ebeveynlerin öncelikli konusu okullardaki güvenlik oldu. Dün Hürriyet Cumartesi’de yayımlanan Çocukla Hayat köşesinde kendi çocuklarımıza yaşananları nasıl anlattığımızı konuşup uzmanların görüşlerine yer verdik. Bu haberde de görüşlerine başvurduğumuz yedi uzman konuyu farklı başlıklar altında değerlendirdi.
Çocuk güvenliği uzmanı
Volkan Çolakoğlu, Çocuk İstismarı ve İhmali ile Mücadele Derneği olarak çocukların olduğu her alanda fiziksel, ruhsal ve hukuksal güvenliği sağlamak amacıyla ‘Çocuk Güvenliği Uzmanlığı’ meslek eğitimini hayata geçirdiklerini açıkladı: “19 Nisan’da yapılan çalıştayda bir araya geldik ve müfredat belirleme çalışmamız aktif olarak başladı. Çalıştay çıktıları tamamlandıktan sonra finalize edilecek olan bu öncü eğitim programı bir üniversitenin Sürekli Eğitim Merkezi (SEM) bünyesine dahil edilecek. Programı başarıyla tamamlayan katılımcılar, çocuk güvenliği uzmanı olacaklar. Çocukların güvenli geleceği için akademik birikimi resmi yetkinlikle birleştiren bu tarihi adımın detayları ve eğitim takvimi çok yakında paylaşılacak.”
Peki, Kahramanmaraş’taki olayın ardından pek çok ailenin zihninde beliren ‘Okul güvenli bir yer değil mi’ endişesinin çaresi kapıda üst ve çanta araması yapmak ve okul girişlerine silahlı güvenlik personeli koymak tan mı geçiyor? Bazı okullarsa öğrencilerden eşyasını çanta yerine şeffaf poşetle getirmesini istiyor, kimileri el dedektörüyle arama yapıyor. Bu konuyu çocuğumuzla konuşmamız gerektiğini söyleyen Gizem Alav Şapçı “Onun güvenlik ihtiyacına yönelmek için, alınan önlemleri ve güvenliğe katkı sunan kişileri görünür kılmak, gün içinde kendi güvenliğini desteklemek için neler yapabileceği üzerine sohbet etmek yardımcı olacaktır” diyor.
Prof. Dr. Burak Doğangün sorunun adının güvenlik değil, güven olduğunu şöyle anlatıyor: “Tüm öğrencilerin, öğretmenlerin ve ailelerin güvenlik ihtiyacı var ama en temel mesele güvenlik değil, güven eksikliği. Bebeklikten başlayarak ebeveynlerle çocuklar arasında sağlam bir bağın, ilişkinin kurulmuş olması esansiyel.”
“15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş’ta yaşanan olay bize çok net bir gerçeği göstermektedir: Okul şiddeti sadece bir güvenlik meselesi değildir. Bu, aynı zamanda bir ruh sağlığı, bir sosyal adalet ve bir önleme meselesidir. Şiddet bir anda ortaya çıkmaz. Arkasında travmalar, ihmal, yalnızlık ve görülmeyen, duyulmayan çocuklar vardır. İşte bu noktada güçlü bir çağrı yapmak zorundayız: Okullarda sosyal hizmet şarttır” diyen Prof. Dr. Yasemin Özkan da kapıda güvenlikle önlem almanın değil, olay olmadan müdahale etmenin önemine dikkat çekiyor;
“Sosyal hizmet uzmanları; riskleri erken fark eder, öğrencilerin ihtiyaçlarını bütüncül değerlendirir, ruh sağlığını destekler ve şiddeti ortaya çıkmadan önlemeye çalışır. Eğer bizler yalnızca cezalandırmaya odaklanırsak, geç kalırız. Ama önlemeye odaklanırsak hayat kurtarırız. Bugün sorulması gereken soru şudur: Bir sonraki olayı bekleyecek miyiz, yoksa bugünden harekete mi geçeceğiz? Çünkü her çocuk görülmeyi hak eder. Her okul güvenli olmayı hak eder. Ve unutmayalım; önleme, müdahaleden daha güçlüdür.”
‘Erken risk tespiti’
Prof. Özkan ABD’de, yani okul saldırılarının en yoğun olduğu ülkede okul sosyal hizmeti alanında akademik çalışmalar yapan ve dersler veren bir uzman. Dolayısıyla okul saldırıları hakkında uzun yıllara dayanan bir bilgi birikimi var. Kendisine bu olay özelinde “Eğer Kahramanmaraş’taki okulda bir sosyal hizmet uzmanı olsaydı durum farklı olur muydu” diye sorduk, şu cevabı aldık: “Okul saldırıları ülkemizde nadir görülse de tamamen yabancı ya da imkânsız değildir; bu nedenle meseleyi tekil bir olay üzerinden değil, önleyici bir bakış açısıyla değerlendirmek gerekir. Varsayımsal olarak bir okulda aktif biçimde çalışan bir okul sosyal hizmet uzmanı olsaydı, en önemli farkı ‘erken risk tespiti’ aşamasında yaratabilirdi. Sosyal hizmet uzmanı öğrencilerin yalnızca akademik durumuna değil, aynı zamanda sosyal ilişkilerine, aile ortamına, ruh sağlığına ve olası travmatik yaşantılarına bütüncül bir çerçevede bakar; böylece sosyal izolasyon, duygusal sorunlar ya da davranışsal değişimler gibi risk sinyallerini erken fark edebilir. Bu tür ağır şiddet davranışlarının çoğu zaman ani değil, bir süreç içinde geliştiği düşünüldüğünde, erken farkındalık kritik bir rol oynar.” Özkan farklı ülkelerden örnekler de veriyor: “1906’da New York’un Rochester kasabasında aslında yoksullukla baş etmek ve toplum refahını artırmak amacıyla ‘Visiting Teacher’ (Ziyaretçi Öğretmen) adı altında okul sosyal hizmet uygulaması başlatılmış. Şimdi ABD’de hem tam zamanlı hem yarı zamanlı hem de proje bazında eyaletlere göre farklılaşan istihdam şekilleriyle okullarda sosyal hizmet uzmanı çalışıyor. 10 yılı aşkın bir süredir Çin’de de uygulanıyor. Farklı gelişmişlik düzeylerine sahip en az 43 ülkede okul sosyal hizmet uzmanı var. Türkiye’deyse çok sayıda sosyal hizmet uzmanı yetiştiren üniversite var ama okullarda görev yapan yok denecek kadar az. Okul sosyal hizmet uzmanının rehber öğretmenden en önemli farkı sosyal inceleme raporlarıyla bir çocuğun aile yanında kalması ya da devlet korunmasına alınması gibi çok kritik konularda adalet sistemini yönlendirebilmeleri.”
Görüşlerine yer verdiğimiz uzmanlar
◊Uzm. Dr. Berna Aygün-Memorial Şişli Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı (Çocuk Psikiyatrisi) Bölümü
◊Prof. Dr. Burak Doğangün-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi çocuk ve ergen psikiyatristi
◊Gizem Alav Şapçı-Uluslararası Şiddetsiz İletişim Merkezi eğitmeni
◊Klinik psikolog İpek Erol-NPİSTANBUL Hastanesi
◊Klinik psikolog Mader Bengisu Bilgen-Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi
◊Prof. Dr. Yasemin Özkan-Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı, Okul Sosyal Hizmeti Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü
◊Volkan Çolakoğlu-Çocuk Bilimleri Enstitüsü Yönetim Kurulu Başkanı

“HERKES HER AN ‘ULAŞILABİLİR’ AMA BİR O KADAR DA ‘KAYIP”
Klinik psikolog İpek Erol şiddet içeren dizi ve oyunların bu olayın tek başına nedeni gibi gösterilmesini doğru bulmayanlardan: “Eldeki kanıtlar, şiddet içerikli oyunların bazı gençlerde saldırgan duygu ve tepkileri artırabileceğini, duyarsızlaşmaya katkısı olabileceğini söylüyor; fakat bu bulgular, tek başına oyun oynamanın böyle ağır ve hedefli saldırıları açıkladığını göstermiyor.”
Silaha erişim kolay mı?
Prof. Dr. Burak Doğangün saldırıyı tek bir sebebe bağlamaksızın ‘birikimin tetiklenerek kimyasal bir patlamaya dönüşmesi’ olarak açıklıyor ve göz ardı edilen silaha erişimin kolaylaşmasının altını çiziyor: “İnsanların silaha erişimi kolaylaştı. Eskiden okullarda saldırı olaylarını Amerika’da görürdük, Türkiye’de yaşanmazdı. Artık yaşanıyor olmasının sebeplerinden biri silaha kolay erişilebilmesi.”
Dr. Berna Aygün de “Hiçbir çocuk bu ölçekte bir yıkıcılığı tek başına üretmez” diyor: “Bir çocuğun bu denli yıkıcı davranışlar sergilemesi, yalnızca ne yaptığıyla değil, neyi taşıyamadığıyla ilgilidir. Çocuk ifade edemediği, anlamlandıramadığı ve düzenleyemediği yoğun duyguları davranış yoluyla dışavurur. Bu tür şiddet davranışları; öfkenin yanı sıra utanç, değersizlik ve görünmezlik duygularının da bir yansımasıdır. Çocuk kendi içinde düzenleyemediği bu duyguları, dış dünyada ve çoğu zaman başkaları üzerinden ifade etmeye çalışır. Bu noktada unutulmaması gereken en önemli gerçek şudur: Bu tür davranışlar çocuğun içinde bulunduğu ailevi, sosyal ve kurumsal ilişkiler ağıyla daha geniş toplumsal koşulların bir ürünüdür.”
Uzmanlar ergenin ‘görülme’ ihtiyacının altını çiziyor ama etrafımızda çocuklar hiç olmadığı kadar görünür değil mi? Hatta artık ataerkil, anaerkil değil ‘çocukerkil’ bir toplum olduğumuzu konuşuyoruz.
‘Çocukerkil’ düzen
Prof. Dr. Doğangün tam da bu noktadan ele alıyor konuyu: “Bütüncül bakıldığında her şeyiyle çocukerkil düzene geçiş, anne-babaların çocukken yapamadıklarını şimdi kendi çocukları üzerinden gerçekleştirme arzusu çok mekanik bir ilişkiye yol açıyor. Oysa çocukların asıl ihtiyaç duyduğu duygusal etkileşim. Modern dünyada yoğun çalışma temposu aslında çocuğun tüm ihtiyaçlarını karşılıyor gibi görülse de temelde ihtiyacı olan duygulardan mahrum kalmasına sebep oluyor.
Çocuk da ‘görülmek’ için zaman zaman patolojiye ya da yan yollara, şiddete, agresyona sapabiliyor. Modern dünyada yaşama devam edebilmek ve ayakta kalabilmek için anne-babaların iş hayatından gelen ve çocukların dünyasına yansıyan hırslı ve rekabetçi yapıları var. Yoğun tempodan dolayı sadece duygusal değil, çoğu zaman çocuklarını fiziksel olarak da göremiyorlar. Hiçbir ekranın açık olmadan sofrada ailece yemek yendiği, gerçekten kulaklar açık bir şekilde çocukların dinlendiği, duygusal ihtiyaçlarının görüldüğü ortamlar yaratılamıyor. Anne-babanın telefonu çalıyor, patron arıyor, bir arkadaşı mesaj atıyor derken bahsettiğim ortam kurulamıyor. Herkes her an ‘ulaşılabilir’ ama bir o kadar da ‘kayıp’. Bu da ikili ilişkideki duygu kalitesinin azalmasına sebep oluyor. Çocukların ve ergenlerin, duygu ve sıkıntılarını ailesiyle paylaşabileceğine dair inancı olması gerekir temelde. Bununla ilgili problem olduğunda çocuk aileyle paylaşıma yaklaşmıyor.”
‘Taklit etkisi!’
Görme-görülme meselesinde kritik uyarıyı klinik psikolog Erol yapıyor: “Medya istemeden de olsa bu kişiyi görünür hale getiriyor. Oysa bu tür eylemlerde bazı kırılgan gençler için en temel motivasyonlardan biri görülme, duyulma ve etkili olma arzusudur. Failin detaylı şekilde işlenmesi, nasıl yaptığına, ne yaşadığına ve nasıl gündem olduğuna odaklanılması, benzer duygusal süreçlerden geçen gençler için bir tür model oluşturabilir; yani ‘Ben de böyle görünür olabilirim’ düşüncesini tetikleyebilir. Bu durum literatürde ‘taklit/bulaşma etkisi’ olarak tanımlanır ve özellikle hassas dönemlerde risk oluşturur.”
Ergen ne yaşıyor?
‘Narsistik incinme, utanç ve öfke döngüsüne dikkat!’
Klinik psikolog İpek Erol bütün ergenlerin duygularını yoğun yaşadığını söylüyor, öfke de bu duygulardan biri ancak her öfkeli ergen saldırgan olmuyor: “Dürtü kontrolündeki zayıflık, kimlik karmaşası, akran grubu içinde kabul görme ihtiyacı
ve öfkeyi yönetememe, bazı gençlerde saldırgan davranış riskini artırabiliyor. Her öfkeli, her içekapanık ya da her kimlik krizi yaşayan genç şiddete yönelmez; risk, çoğunlukla bireysel kırılganlıklarla aile, okul ve çevre koşullarının birleştiği noktada yükselir. Yalnızlık, değersizlik hissi, sürekli karşılaştırılma, başarısızlık korkusu, dışlanma, gelecek kaygısı ve anlam kaybı gençlerin en sık yaşadığı duygular arasında. Dijital kültür bu yükü bazen hafifletmiyor, tam tersine görünür olma baskısıyla artırıyor. Genç hem çok görünür olmak istiyor hem de gerçek ilişkilerde çok yalnız hissedebiliyor. Bu da özellikle narsistik incinme, utanç ve öfke döngüsünü güçlendirebiliyor. Aileler çocukla sadece kural konuşmamalı; utancı, öfkeyi, reddedilmeyi ve hayal kırıklığını nasıl yaşadığını da konuşmalı.”

Bakanlıktan güvenlik tedbirleri
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, geçen cuma günü, okullarda alınacak güvenlik tedbirlerini açıkladı. Yeni önlemleri şöyle özetleyebiliriz:
◊Okul güvenliği fiziki tedbirlerle birlikte dijital risk alanlarını da kapsayacak. Siber devriye faaliyetlerine daha fazla ağırlık verilecek, dijital dünyada çocukları hedef alan riskler yapay zekâ destekli takip ve analiz imkânlarıyla yakından izlenecek.
◊Yapay zekâ destekli bir risk analiz ve erken uyarı sistemi oluşturulacak. Okullarda dedektör ve X-Ray cihazları dahil önlem alınarak güvenlik en üst noktaya çıkarılacak.
◊‘Veli Randevu Sistemi’ ve okul-aile-rehberlik süreci daha etkin hale getirilecek.
◊Dijital bağımlılık vb. risklere karşı velilere yönelik destek ve danışma hattı kısa sürede devreye alınacak.
◊Öğretmenlere ve okul yöneticilerine kriz yönetimi, sınıf içi müdahale, erken uyarı işaretlerini fark etme ve riskli durumlara doğru tepki verme konularındaki eğitimler verilmeye devam edecek.
◊Rehberlik kapasitesi güçlendirilecek. Şiddeti özendiren içeriklere karşı daha güçlü bir takip ve denetim çerçevesi oluşturulacak.
◊Psikososyal destek mekanizmaları daha da güçlendirilecek, 23 ilde pilot olarak yürütülmeye devam eden ‘Duygu, Değer Temelli Dijital Esenlik’ projesi genişletilerek tüm ülkeye yayılacak.

Bu cümleleri hafife almayın
‘Beni görecekler’, ‘Hesabını soracağım’, ‘Artık dayanmayacağım’...
Ergenlikte çocukların odasında tek başına vakit geçirmesi normal... Fakat o odada kendi başına bir dünya inşa ederken internetin karanlık yankı odalarında zararlı söylemlere maruz kalıyor olabilir mi? Prof. Dr. Yasemin Özkan ergenin davranışlarındaki ‘uyarı işaretlerini’ şöyle sıralıyor:
◊Kadınlara karşı artan öfke, düşmanlık veya onları suçlama eğilimi.
◊‘Çirkinim, asla sevilmeyeceğim, genetiğim kötü’ tarzı umutsuzluk dolu, felaketleştirici ve siyah-beyaz (ya hep
ya hiç) düşünce kalıpları.
◊Aşırı alınganlık, empati eksikliği ve etrafındaki insanların (özellikle kadınların) ona bilerek haksızlık yaptığını düşünme.
◊Şiddet içeren söylemlere (silahlara ilgi, belirli bir gruba sürekli öfke duyma) artan bir eğilim.
Prof. Dr. Özkan’a göre aileler, genci sadece bilgisayar başından kaldırmaya odaklanmak yerine ev içindeki şefkati, arkadaşlık bağlarını ve gerçek dünyadaki stabilizasyon faktörlerini (hobiler, aile desteği, eğitim) artırmaya çalışmalı.
“Okul başarısında ani düşüş, okula yabancılaşma, yoğun öfke patlamaları, tehditkâr konuşmalar, silahlara aşırı ilgi, şiddeti romantize eden paylaşımlar, kendine ya da başkasına zarar verme imaları, belirgin sosyal çekilme, ağır bir aşağılanma ya da reddedilme sonrası davranış değişimini dikkatle izleyin” diyen klinik psikolog İpek Erol aileler için şunun altını çiziyor: “Özellikle ‘Beni görecekler’, ‘Hesabını soracağım’, ‘Artık dayanmayacağım’ gibi cümleler küçümsenmemeli.”

Çocukla iletişimde ailelere düşen sorumluluklar
‘Onu can kulağıyla dinleyin, empati kurun’
◊Ergenle iletişim ergenlikte değil, bebeklikte başlıyor. Ergenlik dönemi benim için anne-babayla o döneme kadar kurulan ilişkinin turnusol kâğıdı. Bebeklikten ergenliğe uzanan tüm süreçte, ebeveynin çocukla kurduğu ilişki, güvenli bağların oluşmasında belirleyici oluyor. Ergenlik o döneme kadar ilişkiye yapılan yatırımın sonuçlarını ortaya koyuyor. Ebeveyn-
çocuk arasında güvenli bağlar oluştuğunda, ebeveyn ergen çocuğun karşılaştığı her türlü rüzgâra ve dalgaya karşı güvenli bir liman haline geliyor.
◊Ergen her şeyden çok görülmek, duyulmak ve anlaşılmak istiyor. Çocuk size bir sıkıntısıyla geldiğinde ona hemen bir tavsiyede bulunmak, öğüt vermek, onun adına çözümler üretmek yerine onu can kulağıyla dinleyin. Onunla empati kurun.
◊Ergen bir birey doğal ve sağlıklı bir biçimde anne-babasından uzaklaşmaya ve özerkliğini artırmaya başlıyor. Bu, onunla günlük hayatı paylaşmayacağız anlamına gelmiyor. Aynı sofrada oturmak, arabada 5-10 dakika da olsa birlikte yol yapmak, yatmadan önce günümüze dair biraz sohbet etmek ilişki kumbaramızı ufak ufak dolduruyor.
◊Ceza ergenlikte güvenli bağları zedeliyor. Ödül-ceza, tehdit, baskı ve zorlama gibi tutumlar uzun vadede ne yazık ki ilişkide güveni, açıklığı, yakınlığı ve çocuğun özgüvenini ve özdeğerini olumsuz etkiliyor. Çocuk ya açıkça isyan ediyor ve ebeveyne kafa tutuyor ya da dürüstlüğünden feragat ederek ebeveyni kendi iç dünyasından uzaklaştırıyor. (Şiddetsiz iletişim eğitmeni Gizem Alav Şapçı)

Saldırı travması nasıl atlatılacak?
‘Bilmiyorum ama yanındayım’ diyebilirsiniz...
◊Şiddet olaylarının hemen ardından, olayı doğrudan yaşamış olsun olmasın, haberdar olan her çocuğun sinir sistemi alarm halindedir. Alarm halindeki beyin, görsel uyaranları olağan zamanlardakinden farklı işler. Son 20 yılın beyin araştırmaları bunu net biçimde ortaya koyuyor: Travmanın ardından mantıklı düşünme ve anlam kurma kapasitesi büyük ölçüde arka planda kalır, tehlike sinyallerine karşı duyarlılık olağanüstü artar.
◊Travma sonrasında iyileşme için temel koşul güvenliktir. Ve güvenlik soyut bir kavram değildir. Çocuğun her sabah okul kapısından girerken gördüğü, duyduğu ve hissettiği şeylerden oluşur. Okul kapısı ‘Burada güvendeyim’ mesajının somutlaştığı yerdir. Bu mesajın yerini şiddetle özdeşleşen bir görüntü aldığında, iyileşme için gereken zemin sarsılır. Aileler ve öğretmenler için bu dönemde en etkili yaklaşım; sakin, dürüst ve tutarlı iletişim kurmak, tetikleyici içeriklerden korumak ve günlük rutinleri sürdürmektir. “Bilmiyorum ama yanındayım” diyebilmek önemli bir destek sunar.
◊Bir diğer kritik nokta şu: Çocuğu sakinleştirebilmek için önce yetişkinin kendi duygusal dengesini koruması gerekir. Yetişkinin sakinliği çocuğun sinir sistemi üzerinde doğrudan düzenleyici bir etki yaratır. Çocuk ancak sakin yetişkinle sakinleşebilir. (Klinik psikolog Mader Bengisu Bilgen)

4 saat önce
32









English (US) ·