Ünlü İngiliz bilimkurgu yazarı H. G. Wells’in sonradan aynı isimle kitaplaştırdığı “Tüm savaşları bitirecek savaş” sözü, büyük ganimetler için savaşmaya can atan ülkelerin tam da aradığı laftı.
Savaş Avrupa’da bu sloganla idealize edildi. Afişler basıldı, ordular hazırlandı. Dört yıl boyunca gezegenin büyük kısmı kan gölüne döndü.
Kitaplarıyla Hollywood’a esin kaynağı olan Wells, büyük bir savaşın imparatorlukları yıkacağını onun yerine küresel teknokratik bir hükümet kurulabileceğini düşünüyordu.
ABD Başkanı Woodrow Wilson, büyük güçlerin zayıfladığını gördüğü anda savaşa girerken halkını ikna etmek için Wells’in bu sloganını kullandı.
Hatta iyi niyetli gözüken o meşum “Wilson İlkeleri”nin arka planında da Wells’in dünya hükümeti önerisinden faydalandı.
Kongre’ye sunduğu bir raporda Amerika’nın savaşa toprak kazanmak için değil, dünyayı “demokrasi için güvenli bir yer haline getirmek” amacıyla girdiğini savundu.
Oysa o sırada savaşın gidişatını görüp hayalleri yıkılan Wells, Londra gazetelerinde “Durdurun bu savaşı” içerikli yazılar yazmaya başlamıştı.
Ancak artık çok geçti. Kimse savaşın sloganını bulan adamın barış çağrısına kulak vermiyordu.
Savaşın sonunda gerçekten de imparatorluklar yıkıldı. Ama Wells’in dünyaya yayılan sloganının aksine büyük savaş, savaşları bitirmedi, yenilerine sebep oldu.
Versay Sarayı’nda imzalanan barış anlaşmasından sadece 20 yıl sonra dünya bir kez daha birbirine girdi. Versay Anlaşması, yeni bir savaşı körükleyen en büyük nedendi.
ABD Başkanı Trump’ın önceki gün İran’la barış mutabakatını aynı yerde imzalaması akıllara bu anlaşmayı getirdi.
Bazıları mutabakatı yeni bir Versay Anlaşması olarak yorumladı.
Sanırım burada odaklanılması gereken anlaşmadan ziyade, anlaşma öncesinde yaşananlar.
İnsanoğlunun tarihten ders almayıp aynı hataları tekrarlama gibi bir huyu var. Çatışmanın sorunu çözeceği fikrinden doğan İran savaşı da bu hatalardan biriydi.
Lübnan, Gazze, Ukrayna gözümüzün önündeyken buradan ahlaki bir ders çıkarılacağını beklemek naiflik olur. Ancak her barış, savaştan iyidir.
Wells’in savaş sloganını bulduğu günlerde Britanya’da pek az kişi buna karşı çıkmıştı. Onlardan biri büyük savaşın sadece felaket getireceğini söylediği için üniversiteden sürülen Bertrand Russell’dı.
Yıllar sonra “Britanyalı filozof” olarak taltif edilen Russell, “Savaş kimin haklı olduğuna karar vermez, sadece ardında kimin kaldığına karar verir” demişti.
Sanırım 100 yıl sonra elimizdeki en gerçekçi yorum hâlâ bu.
SAVAŞTAN KAÇAMAYAN ADAM
“Bütün savaşları bitirecek savaş” hakkındaki en ilginç hikâyelerden birini Kansas City’deki Birinci Dünya Savaşı Müzesi’nde görmüştüm.
Danimarkalı Christian Nicolaisen, Alman işgalindeki bir bölgede yaşarken Birinci Dünya Savaşı başlayınca Alman Ordusu’nda askere alınmış.
Savaşa dair her şeyden nefret eden Christian, kardeşinin cephede ölümünden sonra ordudan firar etmeye karar vermiş. Üç günlük izin alıp önce Danimarka’ya oradan da Amerika’ya kaçmış.
Fakat Amerika 1917’de savaşa girince Christian bu kez de ABD ordusu tarafından askere alınmış ve Almanya’yla savaşmak üzere tekrar cepheye yollanmış.
Christian Nicolaisen, Birinci Dünya Savaşı’nda hem Alman hem Amerikan ordusunda savaşan birkaç askerden biri. Bugün iki üniforması da müzede yan yana sergileniyor.
Bu iki cephenin zoraki askeri Dünya Savaşı’ndan sağ salim dönmeyi başarıp uzun bir hayat sürmüş.
MESSİ NADAL’DAN NE ÖĞRENDİ
DÜNYA Kupası’na üç golle başlayan Lionel Messi, maç sonrası söyleşisinde tenisin efsanevi ismi Rafael Nadal’ın kendisine nasıl ilham verdiğini anlatmış.
Messi, futbolla olan ilişkisini Nadal’ın tenisle olan ilişkisine benzetip şöyle demiş: “Çocukluğumdan beri en büyük tutkum futbol. Henüz oynayabiliyorken her şeyimi vermek ve yapabildiğimin en iyisini yapmak istiyorum.”
Bu konuda Messi yalnız değil. PSG Teknik Direktörü Luis Enrique de Şampiyonlar Ligi yarı final maçının ardından Nadal’ın en büyük iki rakibi Federer ve Djokovic’i nasıl bir motivasyon kaynağı yaptığını anlatmış ve onu örnek aldığını açıklamıştı.
Pep Guardiola da Nadal’dan ve tenisten ilham alanlardan biri. Futbolun neredeyse bütün büyük kupalarını kazanan teknik adam birkaç ay önce bir söyleşisinde Nadal’ın, Federer ve Djokovic ile mücadelesini anıp şöyle demişti: “Bence onlar üç dâhi. Zihinsel kuvvetlerinden, kötü zamanlarla nasıl başa çıktıklarından ya da vücut dillerinden çok şey öğrenmeye çalıştım.”
Futbolun zirvesindeki isimlerin tenise bu kadar atıfta bulunması tesadüf değil. Tenisin zihinsel açıdan en zorlayıcı sporlardan biri olduğu bilinir.
Yine de kendi kariyerlerini bir yana koyup Nadal’ı bu konuda zirveye yerleştirmeleri takdire şayan. Bence bizim de buradan öğrenmemiz gerekenler var.

2 hafta önce
44










English (US) ·