Ayşim Özgür
Oluşturulma Tarihi: Nisan 26, 2026 07:00
Moda dünyasının en havalı ve acımasız kâbusu geri dönüyor. ‘Şeytan Marka Giyer’ ikinci filmiyle vizyona girmeye hazırlanırken biz hâlâ Andy’nin (Anne Hathaway) o meşhur mavi kazağının etkisindeyiz. Peki, ilkinin üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen bu film neden bu kadar çok konuşuluyor? Çünkü o dünyayı değil, o dünyanın içinde kendimizi izliyoruz.
Bazı filmler vardır; ilk izlediğinizde sizi içine çeker, yeniden izlediğinizdeyse size kendinizi anlatır. ‘Şeytan Marka Giyer’ (The Devil Wears Prada) sabun köpüğü gibi görünse de tam olarak böyle bir film. Lauren Weisberger’ın 2003’te yayımladığı aynı adlı romandan uyarlanan ve 2006’da vizyona giren film, ciddi bir gazeteci olmak isteyen Andy’nin dünyanın en prestijli moda dergisi Runway’de işe girmesiyle başlayan dönüşümünü anlatıyor.
Hikâyenin merkezinde New York’un hızlı temposunda, moda dünyasının zirvesindeki dergide tutunmaya çalışan genç bir kadının mücadelesi var. Andy’nin görevi dışarıdan basit duruyor: Telefonlara bakmak, toplantıları ayarlamak ve her an hazır olmak. Ama kısa sürede anlıyoruz ki bu iş sadece bir asistanlık değil; o dünyanın kurallarını çözmek, görünmez hiyerarşiyi öğrenmek ve tüm bunların içinde kaybolmadan ayakta kalabilmekle ilgili. Ve o dünyanın merkezinde, tek bir bakışıyla odanın havasını değiştiren acımasız bir patron var: Miranda Priestly.
Meryl Streep, Anne Hathaway, Emily Blunt ve Stanley Tucci’nin hayat verdiği dört karakter bir filmin sınırlarını çoktan aşmış; kurumsal kültürün, hırsın ve kendini bulma mücadelesinin simgelerine dönüşmüş durumda. Devam filmi cuma günü vizyona giriyor. Birbirinden çarpıcı kostümleriyle gözümüzü alacak bu vahşi dünyaya neden ilgi duyduğumuzu gelin 10 maddeyle açıklayalım...

Fısıltının gücü
Meryl Streep bu role hazırlanırken ‘Erkekler güçlerini bağırarak gösterir. Gerçekten güçlü bir kadınsa fısıldar’ diye düşünmüş. Elbette Streep tüm ustalığını kullanarak yalnızca bir karakter değil, canlı bir iklim yarattı. Bağırmadan da dünyaları yıkabileceğini, sadece bir göz süzüşüyle kariyer bitirebileceğini gösteren Miranda, otoritenin buzdan heykeli. Üstelik en korkutucu yanı bunu zahmetsizce yapabilmesi.
Bir dönüşüm yolculuğu
Andy’nin macerası, aslında çoğumuzun tanıdığı bir eşiği anlatıyor: Yeni bir dünyaya girdiğinde, önce yabancılık çeker, ardından onu anlamaya başlar, sonra fark etmeden ona benzersin. Chanel çizmeler, saçındaki küçük dokunuşlar ve o meşhur değişim sahnesi… Bunlar uyum sağlama refleksleri. Ama asıl çarpıcı olan şu: Anne Hathaway’in canlandırdığı Andy bu dönüşümü hiçbir zaman tamamen sahiplenmiyor ve kendine hep küçük bir mesafe bırakıyor. Sanki yaptığı her şeyi bir adım dışarıdan izler gibi…
Hiyerarşinin şeffaf yüzü
Emily Blunt’ın müthiş sarkastik bir tavırla canlandırdığı Emily, belki de ofis hiyerarşisinin en şeffaf yüzü. Kilo almamak için bir dilim peynirle ayakta duran, patronunun gözüne girmek için hayatını askıya alan o kadın, hırsın insanı nasıl birer vitrin objesine dönüştürebileceğinin de en hüzünlü kanıtı oldu ve güldürürken biraz da içimizi burktu.
Bakışların söyledikleri
Stanley Tucci’nin canlandırdığı Nigel o ışıltılı dünyanın içinde Andy’ye iyi gelen nadir insanlardan biri. Değerinin gerçekten anlaşıldığı yerse Paris oldu. Miranda’nın onu gözünü kırpmadan harcadığını anladığı o sahnede Nigel tek kelime etmez. Sadece bakar. Ve o bakışta yılların emeği, geç kalmış bir fark ediş ve sessiz bir kabulleniş vardır. Film o an hiçbir şeyi açıklamaz. Zaten gerek de yoktur.
Dayanışmanın önemi
Film boyunca kadınlar birbirini desteklemez. Miranda, Andy’yi karşısında bir insan yokmuş gibi kullanır, Emily’nin kıskançlığı can yakar. Bu durum yıllarca çoğu kişiye “Bu kadın düşmanı bir film mi” sorusunu sordurdu. Oysa bize dayanışmanın olmadığı bir dünyayı anlatırken ona neden muhtaç olduğumuzu hissettirdi. Bazen bir şeyin yokluğunu göstermek varlığını haykırmaktan daha etkilidir.
Karakterlerin ruhunu giydirdi
‘Sex and the City’nin de kostüm tasarımcısı olarak tanıdığımız Patricia Field projeye 800 bin dolarlık bütçeyle girdi. Ünlü stil danışmanı adeta karakterlerin ruhunu giydirdi. Miranda’nın donuk beyaz saçlarıyla uyumlu gri tonları güce sahip olmaktan gelen bir soğukluğu yansıtıyordu. Andy’nin ilk günkü parka ve kazak kombini girdiği dünyanın neye mal olacağını bilmeyen birinin temsiliydi.
Efsanenin hikâyesi
Filmin ana ilham kaynağının Vogue dergisi ve Anna Wintour olduğu bir sır değil. Wintour 37 yıl boyunca Vogue Amerika’yı yönetti. O dönemde kurduğu otorite, soğuk zarafet ve tek bir bakışla sektörü şekillendirme gücü Miranda Priestly karakterinin çekirdeği oldu. Miranda’yı bu kadar etkileyici bulduysak sebebi biraz da gerçek bir şablondan çizilmiş olması.
Aydınlanma dersi
Miranda’nın Andy’nin üzerindeki sıradan mavi kazağı yerden yere vurduğu o sahne, aslında herkes için ders niteliğindeydi. “Sen o kazağı seçtiğini sanıyorsun ama o bu odadaki insanların verdiği kararların bir sonucu olarak sepetine düştü” derken dev moda ve pazarlama endüstrilerinin aslında bizi her noktada nasıl yönettiğini anlattı.
Moda değişir, oyun değişmez
Arkadan iş çevirmeler, özel hayatın nerede bitip görevin nerede başladığını unutturan yükselme tavsiyeleri, gece yarısı gelen mesajlar… Film moda dünyasında geçiyor ama aslında dünyanın her yerinde hemen hemen aynı olan ofis hayatını anlatıyor. Bu yüzden film plazalarda hâlâ bir ‘hayatta kalma rehberi’ gibi izleniyor.
Kalmak mı gitmek mi?
Andy’nin sonunda, tam da Miranda ararken, telefonunu fıskiyeye atıp yürümesi, izleyicilerin içindeki o “Yeter” deme arzusunun yansımasıydı. Andy ışıltılı bir vitrini korumak yerine insan kalmayı seçti. Ama dürüst olalım… İkinci film geldiğinde o da biz de yine o vitrinin önünde olacağız.
Devam filminde neler var?
Çekimler 2025’in yazında New York’ta başladı, Avrupa ayağıyla tamamlandı. Meryl Streep, Anne Hathaway, Emily Blunt ve Stanley Tucci rollerine geri dönerken kadroya Kenneth Branagh, Lucy Liu ve Pauline Chalamet (Timothée Chalamet’nin ablası) katılıyor. Hikâyeyse basılı dergiciliğin zorlandığı bir dönemde Runway’in ayakta kalma mücadelesine odaklanıyor. Miranda’nın bu kez dijital dünyayla ilişkisi ve eski asistanı Emily’yle yeniden kesişen yolları filmin ana çatışması. Kostüm tasarımı göreviniyse Molly Rogers üstleniyor. Rogers ilk filmin kostüm tasarımcısı Patricia Field’ın asistanı olarak görev almıştı. Dolayısıyla projenin ‘moda genetiğine’ hâkim. Yeni filmin stil dili de daha keskin, minimal ve dijital çağın hızına uyum sağlayan bir çizgide.

4 saat önce
37









English (US) ·