Özenti değil 100 yıllık cumhuriyet zarafeti

1 gün önce 30


Düğüne, konsere, baloya, hatta şık bir restorana terlik ya da eşofmanla gidene, “Adam rahat ya...” diyoruz.

Ama biri papyon takınca...

Smokin giyince...

Ya da bir hanımefendi zarif bir şapka takınca...

Mutlaka biri çıkıp aynı cümleyi kuruyor: “Batı özentisi.”

Özenti değil 100 yıllık cumhuriyet zarafeti

Bu yıl da nasibini Gazi Koşusu aldı.

Veliefendi Hipodromu’nda insanlar şapkaları, şık elbiseleri ve takım elbiseleriyle 100 yıllık bir geleneği kutladı.

Sosyal medya ise yine görev başındaydı: “Ascot özentileri...”

Hadi onlar neyse de Ahmet Hakan da aynısını yazmış: “Gelenek değil. Özenti. Ama çok beğendim.”

Cüneyt Özdemir durur mu? “Son birkaç yıldır çıktı bu şapkalar” diyerek, o da ‘popülerizmin’ kurbanı olmuş, tribünleri Royal Ascot’a benzetmiş.

Keşke önce eski fotoğraflara bir baksalardı.

Bilmeyenlere kısa bir not: Ascot, İngiltere’nin en prestijli at yarışıdır. 18. yüzyıldan bu yana da yapılmaktadır. Kraliyet ailesinin de katıldığı, şapka ve kıyafet kurallarıyla ünlü bir organizasyondur.

İlk Gazi Koşusu ise 1927’de Ankara’da yapıldı.

Özenti değil 100 yıllık cumhuriyet zarafeti

Atatürk de tribündeydi.

O günden fotoğraflara bakalım...

Erkeklerin neredeyse tamamı şapkalı, kravatlı, takım elbiseli.

Kadınlar dönemin en zarif kıyafetlerini yine şapkaları ya da eşarplarıyla tamamlamış.

Yıl: 1928. Yer: Ankara. 2. koşu. Bu kez tribünde Afgan Kralı Emanullah Han ve Kraliçe Süreyya da var.

Bir başka fotoğraf... 1930’lardan...

1968’de 42. kez fakat bu kez İstanbul’da Veliefendi’de koşulan yarışta da 1970’lerde de manzara aynı. Değişen hiçbir şey yok.

Yani bu şapka meselesi dün başlamadı.

Fakat Gazi Koşusu zaten Cumhuriyet’in yeni sosyal hayatının bir parçası olarak doğdu.

Mustafa Kemal Atatürk, at yarışlarını “modern toplumlar için sosyal bir ihtiyaç” olarak görmüş ve 1926’da bu koşunun düzenlenmesini bizzat istemişti.

Üstelik 1925’te de Şapka Devrimi yapıldı. O yıllarda açık hava etkinliklerine şapkayla gitmek gösteriş ya da özenti değil, dönemin kamusal yaşam adabının doğal bir parçasıydı.

Yani hipodromda gördüğümüz o şapkalar, özenti bir moda değil, yüz yıllık bir geleneğin devamı.

Kaldı ki ben şuna inanıyorum: Zarafet ne Batı’nındır ne Doğu’nun.

Ne İngiliz’indir ne Türk’ün.

Zarafet, bulunduğun ortama ve karşındaki insana duyduğun saygıdır.

Bunu gösterebileceğimiz en güzel yerlerden biri ise hiç şüphesiz adında “Gazi” geçen bir koşudur.

TÜRK SPORUNUN ALTIN ÇAĞI KADINLARIN OMUZLARINDA

BİR zamanlar bu ülkede spor ve başarı denince akla önce futbol gelirdi.

En büyük alkış onlarındı.

En büyük manşet de...

Sonra pek fark etmedik ama bir şey değişti.

Dünyanın en büyük spor organizasyonlarında Türk bayrağını taşıyanlar yavaş yavaş kadınlar oldu.

Türk sporunun en güzel hikâyeleri artık stadyumdan başka yerlerde de yazılıyor.

Bir voleybol salonunda...

Bir boks ringinde...

Bir atletizm pistinde...

Bir poligonda...

Ve şimdi dünyanın en prestijli tenis turnuvası Wimbledon’ın çimlerinde...

Özenti değil 100 yıllık cumhuriyet zarafeti

Zeynep Sönmez.

Elenmiş olabilir.

Fakat çok daha büyük bir şeyi çoktan başardı.

Türkiye’nin başarı haritasını değiştiren kadın sporcuların arasına adını yazdırdı.

Üstelik kimseye meydan okumadan.

Bağırmadan.

Şov yapmadan.

Sadece çalışarak.

Sanki görünmez bir antrenör, hepsine kariyerlerinin başında aynı cümleyi fısıldamış gibi...

“Önce işimizi yapalım...”

Belki o ve diğerleri oynarken milyonlarca kişi televizyon başına geçmedi.

Belki meydanlara dev ekranlar kurulmadı.

Ama bu ülkenin geleceğine dair umut arıyorsanız, doğru yöne bakalım!

Çünkü uzun zamandır Türk sporunun omurgasını kadınlar taşıyor.

Ve yıllar sonra biri dönüp bu dönemi yazarsa...

Belki de “Türk sporunun kadınlar çağı” diyecek.

Bence o cümle hiç de abartı olmayacak.

SICAKLARDA BİR BUZUMUZ VARDI ONDAN DA OLDUK

BİZ çocukken annelerimizin tek derdi vardı: “Evladım, açıkta satılanı yeme.”

Ne kadar romantik bir uyarıymış meğer.

Şimdi açıkta satılanı geçtik...

Restorana gitmeden bile yarım saat araştırma yapıyoruz:

Özenti değil 100 yıllık cumhuriyet zarafeti

- Puanı kaç?

- Yorumlar gerçek mi?

- Tuvaleti temiz mi?

- Fiyatlar uçmuş mu?

Bir eksiğimiz vardı. O da tamamlandı.

“Buz.”

Meğer insanın başına gelecek en büyük felaketlerden biri, bardağın içindeki küçük küplermiş.

Gıda Mühendisi Ebru Akdağ, Hürriyet.com.tr’den Selin Irmak Kaçmaz’a bir röportaj verdi. Aman Allah’ım!

Akdağ, restoranlardan alınan buz örneklerinin bazılarının tuvalet sifon suyundan bile fazla bakteri barındırdığını söylemiş.

Yeni sosyal anksiyetemiz hayırlı olsun.

Garson: “Ne alırdınız?”

Ben: “Su... Ama buzsuz. Hatta mümkünse buzu yapan makinenin bakım kayıtlarını da rica edebilir miyim? Filtresi ne zaman değişti demiştiniz?”

Hayatın tadını çıkarmaya çalışırken, iyice kalite kontrol uzmanına dönüştük.

Bu gidişle dışarıda su isterken bile içimizden şu cümle geçecek: “Acaba evde mi içseydim?”

Habere git