Leoparın sırtında bir insan ve 11 bin yıllık bir sır

1 gün önce 37


Yapay zekâya düşünmeyi öğretiyoruz.

Genlerle oynuyoruz.

Mars’a gitmeye hazırlanıyoruz.

Kendimizi insanlık tarihinin en ileri noktasında görüyoruz.

Peki gerçekten öyle miyiz?

Bu soruyu bana 11 bin yıllık bir heykel sordurdu.

Şanlıurfa Karahantepe’de bulundu.

70 santimetre boyunda.

Bir insan, leoparın sırtında oturuyor.

Korkusuzca.

Sanki ata biner gibi.

Haberi görünce durdum.

Leoparın sırtında bir insan ve 11 bin yıllık bir sır

Çünkü...

Ben bu leoparı tanıyorum!

Bir süre önce Karahantepe’ye gitmiş, ardından Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nde beni mıknatıs gibi kendine çeken başka bir heykelin fotoğrafını çekmiştim.

Yine insan.

Yine leopar.

Ama bu kez tam tersi.

Leopar insanın sırtında.

Hem de ölü bir av değil.

Canlı.

Ağzı açık.

Dişleri ortada.

Karahantepe Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul, o heykeli anlatırken 11 bin yıl önce insanın hayvanla ve doğayla ilişkisinin bugünkünden “çok farklı” olduğunu söylemişti.

Şimdi toprağın altından ikinci sahne çıktı.

Birinde insan leoparı taşıyor.

Diğerinde leopar insanı.

Ne anlatıyorlar?

Bir güç mücadelesini mi?

Doğayla kurulan ilişkiyi mi?

Bir inancı mı?

Bir efsaneyi mi?

Bilmiyoruz.

İnsanı asıl heyecanlandıran da bu.

Çünkü Taş Tepeler kazıldıkça “ilkel” dediğimiz insanların tonlarca taşı taşıyıp diktiğini, üç boyutlu heykeller yaptığını, hayvanlarla sembolik bir dünya kurduğunu görüyoruz.

Hem de 11-12 bin yıl önce.

Piramitlerden de Stonehenge’den de binlerce yıl önce.

İşte insanın zihni tam burada ister istemez başka yerlere gidiyor.

Atlantis’e...

Kayıp uygarlıklara...

Tufanlardan önce var olduğu anlatılan medeniyetlere...

Elbette bunları doğrulayan bilimsel bir kanıt yok.

Ama Taş Tepeler’in ortaya koyduğu çok önemli bir gerçek var:

Geçmişte yaşayan insan, sandığımız kadar “ilkel” değildi.

Şu an teknolojide onlardan ileride olduğumuz kesin.

Peki ya doğayı anlamakta?

Hayvanla, gökyüzüyle, birbirimizle kurduğumuz ilişkide?

Bugün dünyayı paylaşmak yerine savaşan, tüketen, yok eden bizler gerçekten daha mı ileriyiz?

Yoksa ilerlerken bazı şeyleri unuttuk mu?

İşte bu yüzden Taş Tepeler’in tamamı çok daha fazla konuşacak.

Sadece yeni bir turizm destinasyonu olduğu için değil.

İnsanlık tarihine ilişkin bildiklerimizi ve bir de şimdiki halimize bize yeniden sorgulattığı için.

Çünkü 11 bin yıl sonra toprağın altından çıkan o taşlar bize hala aynı şeyi fısıldıyor:

“Sizden çok önce de buradaydık.”

Belki de insanın en büyük yanılgısı, kendisini hikâyenin başlangıcı sanmasıdır.

ALNIMA ÇATAL YAPIŞTI AMA...
SAKİN OLUN! DÜNYANIN MANYETİĞİ BOZULMADI

Kaşıklar göğüste.

Çatallar kolda.

Bıçaklar omuzda.

Ve düşmüyorlar!

Son birkaç gündür sosyal medyayı bu videolar sardı.

İnsanlar mutfaktan ne bulursa alıp vücutlarına yapıştırıyor.

Oyuncu Pelin Akil de denemiş.

Leoparın sırtında bir insan ve 11 bin yıllık bir sır

Bir kaşık koyuyor.

Duruyor.

Bir tane daha.

O da duruyor.

Şaşkın:

“Aklımı kaybedeceğim!”

Sonra hepimizin aklından geçeni soruyor:

“Peki nasıl mümkün olabiliyor bu? Gerçekten dünyanın manyetiği mi bozuldu?”

“Kuantumcular”, “frekansçılar” falan...

Öyle olduğu iddiasında çünkü.

E ben durur muyum?

Mutfağa gittim.

Bir çatal alnıma.

İki kaşık göğsüme.

Bir çatal omzuma...

Hepsi durdu.

Fotoğraf da şahidim.

İtiraf edeyim, ben de merak ettim.

Çünkü insan vücudunun bir anda mıknatısa dönüşmesi elbette pek akla yatkın değil.

Ne oluyor?

Astrofizikçi Prof. Dr. Ersin Göğüş’ü aradım. Sağ olsun, hoşgörülüdür; saçma sorularımı da yanıtlar.

Önce şunu öğrendim.

Dünya’nın gerçekten bir manyetik alanı var. Üstelik sabit de değil.

Dünya’nın katı çekirdeğinin çevresinde büyük ölçüde sıvı demirden oluşan bir dış çekirdek var. Hocanın benzetmesiyle, “Anne karnındaki bebek gibi sürekli hareket halinde.”

İşte bu hareketlerin yarattığı jeodinamo, Dünya’nın manyetik alanını oluşturuyor.

Ve evet, manyetik eksende zaman zaman küçük kaymalar da olabiliyor.

Buraya kadar “Dünya’nın manyetiği kaydı” teorisyenleri sevinebilir.

Ama fazla sevinmesinler!

Çünkü alnımdaki çatalın bununla hiçbir ilgisi yok.

Cevap ise evrenin gizemlerinde değil, lise fiziğinde saklı.

İnsan cildi kupkuru değil. Terliyoruz. Cildimizde nem ve doğal yağ tabakası var. Cismin yüzeyi ve vücut açısı da uygun olduğunda sürtünme, aşağı çeken ağırlığı dengeleyebiliyor.

Kaşık ve çatalın kavisli yüzeyi de cilde
iyi oturunca...

Hop!

Orada kalıyor.

Prof. Dr. Göğüş de buna dikkat çekiyor:

“Önemli olan kuvvetlerin birbirini dengeleyip dengeleyemediği. Bu temel Newton prensibidir.”

Hani her açıklayamadığımız şeyi “kuantum”a bağlamayı pek seviyoruz ya...

Hocanın buna cevabı şahane:

“Burada işleyen mekanizma kuantum değil, Newton.”

Yani ortada ne kozmik enerji ne de insanlığın topluca mıknatısa dönüşmesi gibi bir durum var.

Prof. Dr. Göğüş gülerek özetliyor: “Lisede gördüğümüz klasik fizik hayatımızın yüzde 99’unu çözüyor aslında.”

Sonra çok sevdiğim bir şey daha söylüyor:

“Güzel bir akım olmuş. İnsanlar sebebini sorgulamış.”

Haklı.

Demek ki bazen bilimi merak etmek için...

İnsanın önce alnına bir çatal yapıştırması gerekiyormuş.

Habere git