Kalan ömrümüz hesaplanabiliyorsa neden bu kadar pervasızız

1 hafta önce 46

Meğer hesaplanabiliyormuş.

Hem de öyle kahve falında, yıldız haritasında falan değil...

Bayağı mahkemede.

Dosya numarasıyla.

Bilirkişi raporuyla.

Mustafa Sandal ile eski eşi Emina Jahovic arasındaki “kiralık araç” davasında gündeme geldi. Jahovic, kalan ömrünün istatistiksel olarak hesaplanması ve araç masraflarının da bu hesaba göre ödenmesini talep etti.

Vay canına!

İnsan ömrüne “son kullanma tarihi” vurulduğunu ilk kez duydum.

Düşünsenize; mahkeme kaleminden bir tebligat: “İstatistiklere göre size 30 yıl ömür biçtik. Lütfen planlarınızı buna göre yapın.”

Gerçi yasal olarak bu duruma “bakiye ömür” deniyormuş ve tazminat davalarında da sık kullanılan bir yöntemmiş. Fakat yine de ne acayip bir ifade bu böyle!

Sanki insan dediğin; son kullanma tarihi üstünde yazan beyaz bir eşya ya da bir kredi kartı ekstresi.

Ama hayatın matematikle en büyük kavgası da burada başlamıyor mu zaten?

Çünkü bazen 2+2 gerçekten de 4 etmiyor.

Bir sabah evden çıkıp dönemeyenler...

“Bayramdan sonra konuşuruz” deyip bir daha konuşamayanlar...

Daha dün yan yana oturduğu arkadaşının cenazesine gidenler...

Yarın sabah uyanıp uyanmayacağımızı bilemediğimiz şu dünyada, kaç yıl daha araç kiralayacağımızın derdinde miyiz cidden?

Var mı cebinizde yarına dair bir “garanti belgeniz?”

Benim yok!

O yüzden belki de hayatı ertelememek gerek...

Aramayı düşündüğümüz insanı şimdi aramak...

Sarılmayı kısa tutmamak...

Bayram sofralarında barışmak gerek.

Çünkü günün sonunda insanın ömrünü uzatan şey yıllar değil; paylaşılan anlardır.

Ve çoğu zaman asıl mesele kaç yıl kaldığı değil, kalan kısmı neyle doldurduğunuzdur.

Emina Jahovic - Mustafa Sandal

AŞK BAZEN 30 KEDİ VE 1 KEÇİYE YER AÇMAKTIR

BAZI evlerde “misafir odası” vardır.

Bazılarında kedi bazılarında köpek ve hatta bazılarında da keçi odası.

Ferhat Göçer ile Ömür Gedik’in birkaç gündür medya üzerinden dönen tatlı atışmalarını bayılarak izliyorum.

Konuyu bilmeyenler için minik bir tekrar: Ömür Gedik bir röportajında
“5 sene önce Ferhat’la tartışmıştık ve kedilerimi alıp kendi evime geçtim” dedi.

Bir evde kaç kedi olabilir ki?

Hadi bir, bilemedin iki ya da üç.

Tam 30 kedisi varmış Ömür’ün. Tabii şunu da unutmayalım canım arkadaşım, sadece bir hayvansever değil, hayvan hakları için uzun yıllardır mücadele eden de biri. Dolayısıyla Boğaz’a nazır villayı “kedi evine” dönüştürdü diye tatlı tatlı sitem etmiş Ferhat Göçer ve hatta eklemiş: “Bazen evde ikinci sınıf muamele görüyorum.”

Açık söyleyeyim, ben Ömür Gedik’in “kavga edince kedilerimi alıp kendi evime geçtim” açıklamasına koptum. Zira gözümün önüne gelen sahne inanılmaz.

Kalan ömrümüz hesaplanabiliyorsa neden bu kadar pervasızız

Ömür Gedik - Ferhat Göçer

Boğaz’da lüks bir yalı...

Kapı açılıyor...

Ve arkada tek sıra halinde ilerleyen 30 kedi...

“Yürüyün Tellioğulları... Gidiyoruz!”

Peki Gedik- Göçer atışması burada bitmiş mi? Hayır.

Çünkü Ömür şimdi de eve sokakta bulduğu bir keçiyi almış.

Yalnız “komik” gibi görünen bu hikâyenin altında bana göre romantik bir hikâye var.

Trafikte, sokakta hatta aynı evde insanlar daha birbirine tahammül edemezken, birileri hâlâ sokaktan hayvan kurtarıp, aynı çatının altına “can” diye yer açıyor.

Kolay iş değil.

Tüyü var.

Mama masrafı var.

Veteriner faturası var.

Tatil planının iptali var.

Koltukların kaderine razı olmak var.

O yüzden Ferhat Göçer’in hafif isyan dolu “S...tık! Keçi de geldi” cümlesi aslında memleketin en romantik cümlelerinden biri olabilir.

Çünkü bazı insanlar sevgilisine çiçek alır.

Bazıları ise onun sahiplendiği 30 kedi ve bir keçi ile yaşamayı öğrenir.

Belki aşk biraz da budur.

Kusursuz bir hayat değil, birlikte delirebileceğin bir düzen kurmak.

MEGAKENT BİR ‘OH’ DEDİ

ORHAN Veli’nin dediği gibi:

“İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı...”

Bu kez gerçekten dinleyebildik.

- Ne bir korna sesi...

- Ne navigasyonun çaresizce “daha hızlı rota bulundu” yalanı...

-Ne işe yetişmek isteyenlerle dolup taşan otobüsler, metrolar, metrobüsler...

Memleketin en güzel ulaşım aracı vapurlar bile bomboş!

Dokuz günlük tatilin ilk sabahında şehir, yıllardır ilk kez kendi sesini duydu.

Sanki herkes gizlice sözleşmişti; valizler bagaja, çocuklar arka koltuklara... Kimi köyüne... Kimi sevdiklerine... Şezlong hayalleri kuranlar ise Ege, Akdeniz’e doğru yollara koyuldu.

Laf aramızda Bodrum’a bir günde 20 binden fazla araç giriş yapmış. Nüfusunun neredeyse yarısı aynı anda “denize karşı story” atmaya gitmiş.

Neyse...

Öyle alışmışız ki bu şehrin hengâmesine...

Boş yol görünce önce bir tedirgin oldum: “Trafik bu kadar açıksa dünyanın sonu geliyor olabilir miydi?”

Neyse ki kalabalık çekilince dünyanın en güzel şehri olduğunu hemen hatırlattı İstanbul yine. Üstelik bu güzelliği keşfetmek için bir servet harcamaya da gerek yok.

Alın bir simit mesela, inin Eminönü’ne...

Tarihi Yarımada’yı yürüyün. Sultanahmet Meydanı’nda oturun, Ayasofya’nın gölgesinde turistleri izleyin. Gülhane Parkı’nda çay içip, serinleyin. Süleymaniye’ye çıkıp Haliç’e karşı sessizce İstanbul’u seyredin.

Vapur hâlâ en ucuz terapi.

Kadıköy-Eminönü hattında cam kenarına oturup sadece denizi izlemek... Bodrum beachleri ile yarışır. Üstelik gürültü yok, sıra yok... Ve Türk Lirası geçiyor. Daha ne olsun?

Ve insan o an fark ediyor aslında:

 “Bu şehir aslında hiçbir zaman çirkin değildi. Biz sadece çok kalabalıktık.”

Habere git