Olimpiyat Stadı’nı dolduran kalabalığın senkron hareketlerinin mikro ölçekte deprem yarattığı gecede, komşu semalar, hep bir ağızdan söylenen “Nothing Else Matters” ile yankılandı.
Türkiye’de ise bir başka uğultu yükseliyordu: “Bize neden gelmediler?”
Zira İnönü Stadı’nın betonunu titrettikleri geceler, bizim kuşağın hafızasında hâlâ canlı. Bu yüzden Atina’yı izlerken hissettiğim yalnızca bir özlem değil; biraz “dışarıda” kalmışlık duygusuydu.
Türkiye’ye sırtlarını mı dönmüşlerdi?
Atina sonrası, grubun gitaristi Kirk Hammett ve bas gitaristi Robert Trujillo, Denizli’ye Hierapolis Antik Kenti’ne gezmeye geldi ve “İlham topluyoruz” etiketiyle bir de fotoğraf paylaştı.
Üstelik, 6 Şubat depreminde sadece bir “geçmiş olsun” mesajı yayımlamadılar, 250 bin dolar bağış da yaptılar. Yani grubun Türkiye ile bağı kuvvetli.
Peki o zaman İstanbul, giderek neden dev organizasyonların dışında kalan bir şehre dönüşüyordu?
İddialara göre Metallica’nın Türkiye’yi pas geçmesinin sebebi 1 milyon dolarlık konser masrafıydı. İddiaların kaynağında ise organizatör Cengizhan Yeldan ismi vardı.
Oysa Yeldan’ın böyle bir açıklaması yok. 7 Ocak 2026 tarihli X paylaşımında, Metallica için düşünülen 2 Mayıs tarihinde lig maçlarının devam ettiğine ve sahanın ortasına kurulacak 360 derecelik dev bir sahnenin çimlere zarar verme riskinin yüksek olduğuna dikkat çekiyor.
İkinci mesele ise stat kiralarıydı: “Avrupa’nın en az 3 katı” diyordu. Tek dertli kiracının ben olmadığımı biliyordum da kiralardan Metallica’nın bile rahatsız olması kaç puan?
Diğer bir sorun da lojistikti. Çünkü turne 70 tırlık filo ile ilerliyordu. Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasındaki geçişler görece kolaydı. Türkiye’nin AB üyesi olmaması ise uzun gümrük prosedürleri ile yüksek maliyet ihtimalini gündeme getirmişti. Dolayısıyla, turne takvimi riske edilmek istenmedi.
Ancak asıl mesele ne sınır geçişi ne de maliyetlerdi.
Asıl mesele, organizasyon sektörünün eski, profesyonel zeminden uzaklaşmasıydı. İşin matematiğini bilen organizatörlerin yerini, gerçekçi olmayan teklifler veren “deneyimsiz” oyuncular almıştı.
Bu sebeplerle de İstanbul, romantik bir konser durağından çok risk hesabına dönüştü.
Oysa asıl iş güven veren, sürdürülebilir, uluslararası standartta bir sistem kurabilmek olmalıydı.
İşte bu yüzden Metallica’nın İstanbul’a gelmemesini yalnızca bir müzik haberi olarak okuyamadım.
Ama yine de bazı bağlar kolay kopmaz. Belki bir gün İstanbul’da yeniden “Nothing Else Matters” çalarsa, bu şehrin “o” şarkıya daha ilk noktasından eşlik edeceğini umuyorum...

BU NE ÇİRKİN BİR YAKIŞTIRMA
BİR toplumun vicdanı, bazen seçtiği tek bir kelimede ortaya çıkar.
“Başıboş...”
Sosyal medyada bir kadının, çocuk parkında oturan “yaşlı” insanları hedef alarak, kimini sohbet ettiği, kimini sigara içtiği için eleştirdiği, kimini de çocukları “izlemekle” suçladığı bir videoya denk geldim. Bunu da şu cümlelerle yapıyordu: “Çocuk parkında ‘başıboş’ adamın işi ne?”
Çok uzun süredir aynı dili duyuyoruz aslında:
- “Yoğun saatte dışarı çıkmasınlar.”
- “Toplu taşıma kullanmasınlar.”
- “Parkları doldurmasınlar.”
Yani görünmesinler.
Bu, daha derin bir bakışın; yaş almış bireyleri hayatın kenarında gören bir zihniyetin dışavurumu bence.
Büyükşehirler artık insanı yoran dev bir beton organizması. Evler küçük, sokaklar kalabalık, trafik sinir bozucu. İnsanların nefes alabildiği birkaç yer kaldı: parklar, sahiller, banklar, gölge yapan birkaç ağaç...
Şimdi soruyorum: “Bu insanlar parkta oturmayacaksa ne yapacak?”
Evet... Çocuk parkında sigara içmek yanlış. Buna kimse itiraz etmez. Kamusal alanın bir adabı vardır. Ama bir davranışı eleştirirken bütün bir kuşağı “işe yaramaz”, “başıboş”, “fazlalık” gibi göstermek...
Parkta oturmak bile savunulması gereken bir hak hâline geldiyse, vay halimize!

KOMŞUNA DANIŞ SONRA DA ACİLE KOŞ
“KOMŞUM kullandı, iyi geldi...”
Belki de en tehlikeli cümlelerden biri bu.
Mardin’de şeker hastalığına “şifa” olsun diye, komşusunun önerdiği otu kaynatıp, içen 52 yaşındaki kadın ölümden döndü. İç organları ağır hasar gördü.
Tanıdık değil mi?
Çünkü Türkiye’de adeta görünmez bir “mahalle tıbbı” var. Birinin ilacı, diğerinin hapı, ötekinin antibiyotiği derken... Komşudan reçete, akrabadan teşhis, sosyal medyadan tedavi alınan bir ülkeyiz.
Tahlil sonuçlarını, doktordan önce sosyal medya ya da yapay zekâya yorumlatıyoruz. Milyonlar, tıp eğitimi olmayan influencerların, hekim görünümlü sahtekârların, “mucize kür”, “doğal çözüm”, “kimyasalsız tedavi” videolarını dikkatle izlemekte.
Bilginin değil, üfürükçülerin çağındayız!
Oysa sağlık, kulaktan dolma bilgi ve tavsiye ile yürümez. Her tedavi, kişiye özeldir. Birine iyi gelen, diğerini yoğun bakıma götürebilir.
Acı ama gerçek: Hastalık kadar, yanlış bilgi de öldürür.
Sorun sadece cehalet de değil aslında. Herkesin kendini biraz bilgiç sanması.
Çünkü bu ülkede en kolay dağıtılan şey tavsiye.
En az ciddiye alınan şey ise uzmanlık.

1 hafta önce
37










English (US) ·