Ezizim eziz, terbiyesi ondan da eziz…
(Çocuk Azizdir ancak terbiyesi daha azizdir.)
İç acıtıcı günlerden geçiyoruz.
Önce Şanlıurfa’da ardından Gaziantep’te yaşanan kanlı saldırılar…
Üstelik bunların çocuklar tarafından yapılmış olması, daha da kahredici.
Millet olarak hiç beklemediğimiz yerden yara aldık.
Sağlı sollu yumruk yemiş boksör gibi abandone (yarı nakavt) olduk hepimiz.
ÖNCE AİLE, SONRA DİĞER HER ŞEY
Günlerdir eğitimcileri, uzmanları dinliyorum. Ama en yalın cümle annemden geldi.
‘Önce aile…’
‘Aileler çocuklarına sahip çıkacak önce, her şeyi devletin boynuna yıkmamak lazım oğul. Elbette devletin görevleri ama önce aile’ vurgusu yaptı sevgili anam.
Benim çocukluğumdan beri kulağımda olan bir başka sözünü de hatırlattı:
‘Çocuk Azizdir ancak terbiyesi daha azizdir.’
Bu söz, ilk bakışta sert gibi görünebilir ancak sevgi ile sorumluluk arasındaki derin dengeyi anlatan nefis bir ifade.
TERBİYE: SEVGİ İLE SINIR ARASINDAKİ DENGE
“Çocuk azizdir” kısmı, çocuğun değerini teslim eder.
Eskiler kız çocuklarına kerime erkek çocuklarına da mahdum diye hitap ederdi.
Her iki kelime de duygusal olarak ‘Göz bebeği’ne yakın bir anlam taşır.
Çocuk, korunup kollanması, incitilmemesi gereken, saf ve kıymetli bir varlık.
“Asıl aziz olan terbiyesidir” işin zor kısmıdır.
Terbiye, çoğu zaman maalesef yanlış anlaşılır.
Baskı zannedilir.
Disiplin denince akla ilk korku gelir.
Oysa gerçek terbiye; çocuğun karakterini inşa etme sürecidir.
Sınır koymaktır ama sevgiyi geri çekmeden.
Yol göstermektir ama kişiliğini ezmeden.
Rehberlik etmektir ama özgürlüğünü yok etmeden.
Kısacası terbiye, çocuğu “itaatkâr” yapmak değil; onu “doğruyu kendi iradesiyle seçebilen” bir birey haline getirmektir.
İKİ UÇ: AŞIRI SERBESTLİK VE AŞIRI BASKI
13 Ocak’ta yarı yıl tatili öncesi, Tesellisiz sorumluluk, sorumluluksuz teselli başlıklı yazımda, insanı merkeze alan denge arayışı notlarımı paylaşmıştım sizlerle.
Bugün gelinen noktada çocukları ya aşırı serbest bırakıyoruz ya da aşırı kontrol etmeye çalışıyoruz.
Uzmanlara göre her iki uç da aynı sonuca çıkar: Kimlik problemi yaşayan bireyler.
Sınır görmeyen çocuk, dünyayı sınırsız zanneder.
Bu duyguya en çok bilgisayar oyunlarında kapılıyor evlatlarımız.
Araba yarışlarından tutun, silahlı oyunlara kadar.
Diğer uçta da durum kritik.
Sürekli baskı gören çocuk ise ya içine kapanıyor ya da bir gün patlıyor.
Hem kendini hem de çevresindekileri yok etme pahasına.
Sevgi görmüş ama yönlendirilmemiş çocuk da, disiplin görmüş ama sevgi hissetmemiş çocuk da aynı riskin içindedir.
Terbiye dediğimiz şey; çocuğa sadece ne yapması gerektiğini öğretmek değildir ki, ne yapmaması gerektiğini de öğretmektir.
Ama bunu yaparken nedenleri de çok iyi anlatılmalıdır.
Sebep-sonuç kurabilen çocuk, öfkesini de yönetir, hayal kırıklığını da.
HER ÇOCUK FARK EDİLMEK İSTER
Eğitimcilerin ortak cümlesi şu: HER ÇOCUK FARK EDİLMEK İSTER.
Bu, bir kapris olmadığı gibi şımarıklık da değildir.
İnsan olmanın en temel ihtiyacıdır; görülmek, duyulmak, anlaşılmak…
Bir çocuğun dünyasında bunlar yoksa, geriye çoğu zaman sessizlik kalır.
Ve o sessizlik, sandığımız kadar masum olmayabilir.
GÖRÜLMEYEN ÇOCUKLARIN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Okullarda yaşanan şiddet olayları, katliam boyutuna varan trajediler, yalnızca “bireysel sapkınlık” ya da “anlık öfke patlaması” olarak açıklanamayacak kadar derin.
Bu çocuklar, bir sabah uyanıp aniden canavarlaşmıyor.
Uzun süre görülmeyen, duyulmayan ve biriktiren bireyler olarak karşımıza çıkıyorlar.
Son yaşadıklarımız, toplum olarak çocukların sesini duymakta başarısız olduğumuzun göstergesidir.
Eğitim sistemi, doğası gereği ölçer, sıralar ve eleyerek ilerler. Ancak ölçemediği bir şeyler de var.
Bir çocuğun iç dünyası…
Bir öğrencinin not ortalamasını kolayca görebilirsiniz ama içindeki öfkeyi, kırgınlığı ya da değersizlik hissini bir karnede bulamazsınız.
Şunu idrak etmemiz gerekiyor.
Bir çocuğun fark edilme ihtiyacı, sadece başarıyla ilgili değildir.
Yüksek notlar almak, yarışmalar kazanmak ya da “örnek öğrenci” olmak üzerinden görülmek, aslında çok dar bir çerçevedir.
Peki ya sessiz olanlar?
Arka sırada oturanlar?
Hiç sorun çıkarmadığı için “iyi çocuk” ilan edilenler?
Bu yüzden okullar sadece bilgi aktaran kurumlar değil, aynı zamanda duygusal güvenlik alanları olmak zorundadır.
Ama ne yazık ki çoğu zaman bu alan yeterince inşa edilemiyor.
Aileler de bu tablonun dışında değil.
Yoğunluk, ekonomik kaygılar, kendi hayat mücadeleleri derken çocukla kurulan ilişki çoğu zaman yüzeyde kalıyor.
“Okul nasıl geçti?”
“İyi.”
Bu iki kelimelik diyalog, aslında koca bir kopuşun özeti olabilir.
Çünkü çocuk anlatmayı bırakmışsa, bilin ki dinlenmediğini öğrenmiştir.
Elbette şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz.
Ama şiddeti anlamaya çalışmak, onu meşrulaştırmak değildir.
Aksine, tekrar etmesini önlemenin etkin yoludur.
Bir çocuğun içinde büyüyen öfke, eğer sağlıklı kanallarla ifade edilemezse, bir gün kontrolsüz biçimde dışarı taşabilir.
Ve o gün geldiğinde artık sadece bir çocuk değil, bir toplum yara alır.
SORMAMIZ GEREKEN SORULAR
Sorulması gereken sayısız soru var.
Ama en önemlisi, biz çocukları gerçekten görüyor muyuz?
Sadece başarılı olanları mı fark ediyoruz?
Yoksa sorun çıkaranları mı ciddiye alıyoruz?
Arada kalan, sessizce kaybolan o büyük çoğunluğu ne yapıyoruz?
Her çocuk fark edilmek ister.
Ve eğer bazı çocuklar fark edilmek için şiddeti seçiyorsa, bu artık sadece bireysel değil, toplumsal bir başarısızlıktır.
ŞİDDET BİR ANDA ORTAYA ÇIKMAZ
Millet olarak yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmeme gibi kötü bir huyumuz var.
Yapılması gerekenleri son ana kadar ertelemekte, bunlara çok güzel kılıf uydurmakta mahiriz.
Okullardaki kanlı eylem haberlerini bugüne kadar hep yurt dışından duyardık.
İstanbul’da 3 Mart’ta Biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik 17 yaşındaki öğrenci tarafından bıçaklanarak öldürüldü, bir öğretmen ve bir öğrenci yaralandı.
Fatma Nur öğretmenimizin kırkı çıkmadan 14 Nisan’da bu kez Şanlıurfa’da 19 yaşındaki başka bir öğrenci, okul bahçesinde pompalı av tüfeği ile 4’ü öğretmen 16 kişiyi yaralayıp intihar etti.
Şanlıurfa’daki saldırının üzerinden 28 saat sonra bu kez 14 yaşındaki öğrenci, yanında getirdiği 5 adet 9 mm tabanca ve 7 tane şarjör ile 9’u öğrenci biri öğretmen olmak üzere 10 kişiyi öldürdü ve 13 kişiyi yaraladı.
Yaşanan katliamlar 40 günde olmadı elbette.
İktidarın 24 yıllık icraatlarının eseridir gelinen nokta.
Gelin kısacık da olsa hafızamızı birlikte tazeliyelim.

ÖĞRETMENİ DEĞERSİZLEŞTİREN ANLAYIŞ
Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum. (Hz. Ali)
Yıllar içerisinde öğretmenler değersizleştirildi.
Çoğu ideolojik kararlar, pedagojik eğitimi katletti.
2002’de eğitime ayrılan pay yüzde 17.18 iken, bu yıl yüzde 9.73’e geriledi.
2002’de Türkiye’de, 1887 özel okul ve bu okullarda okuyan 218 bin öğrenci vardı.
24 yılda özel okul sayısı 14 bin 700’e, öğrenci sayısı 1.6 milyona çıktı.
Politize edilmesinin yanı başında eğitim ticarileşti.
2013’te 4+4+4 sistemine geçildi.
Nitelikli eğitimden adım adım uzaklaşıldı.
Müfredat deseniz, patates tarlasına çevrildi adeta.
Her gelen bakan bir çukur kazdı.
Pedagogların, uzmanların uyarıları dikkate alınmadı çoğu kez.
Sınıfta kalmak, kaldırıldı.
Okullardaki disiplin kurullarının sadece adı kaldı. Yetkileri sınırlandırıldı.
‘Benim çocuğum yapmaz’ diyen veliler, çocuklarını kutsamakla yetinmedi.
Sorunlu öğrenciyi açık liseye göndermeye kalkan öğretmenleri baskı altına aldı.
Vatandaş ile devlet arasındaki iletişimi güçlendirmek amacıyla kurulan CİMER üzerinden yapılan şikayetlerle öğretmenler sindirildi.
Sözleşmeli öğretmenlik icat edildi.
İktidarının kamu görevlilerini terbiye etmek, tepelerinde demoklesin kılıcı gibi durmak, hiç bir hak iddia edemeyen ‘memur köleler’ oluşturmak adına icat ettiği sistemi kast ediyorum.
2011 yılında hukuk mücadelesi sonrası kaldırılan sözleşmeli öğretmen istihdamı, 03.08.2016 tarih ve 29790 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yeniden yürürlüğe girdi.
MEB bakanlığının bütçesi yıllar içerinde yarıya düşürülse de tarikatlara milyarlarca lira saçıldı.
Bu paralarla, devlet okullarının güvenlik sorunu rahatlıkla çözülebilirdi.
AB’nin 3 milyar Euro yollayıp, ‘nitelikli eğitim ve güvenlikçi’ şartı koştuğu, Suriyeli 800 bin çocuğun okuduğu 1032 devlet okulunda, güvenlikçi hatta temizlikçi de var.
14 bin 700 özel okuldaki 1.6 milyon çocuğun karnı tok, sırtı pek.
58 bin 304 devlet okulundaki 17 milyon öğrenci Allah’a emanet!
MEB’in bu yılki bütçesi 1.9 trilyon lira. Ancak bu yıl okullara bir güvenlikçi bile alınmadı.
59 bin 336 devlet okulundan, 58 bin 304’ünde güvenlikçi yok! (Sözcü yazarı Sultan Uçar’ın 18 Nisan tarihli yazısında daha ayrıntılı bilgiler mevcut)
Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Ama mesele sadece eğitim sistemiyle sınırlı değil.
ŞİDDETİN NORMALLEŞTİĞİ BİR TOPLUM
Televizyon programları malum.
Şiddet artık gündelik hayatın bir parçası.
Sabah programlarında aile dramlarıyla başlayan, haber kuşaklarında insan ruhunu daraltan haberlerle devam eden günümüz, akşam şiddetin biri bin para dizilerle taçlanarak sona eriyor!
Çocuklarımız her gün bunlara maruz kalıyor.
Şiddet çağındayız.
Okullarda akran zorbalığı en üst düzeyde.
Ama çocuklara çok görmemeli bunu.
Büyükler kavga halinde.
Mecliste kavga ediyoruz.
Kafes dövüşçülerini aratmayan milletvekilleri hepinizin malumu.
Atatürk’ün kuruluş gününü çocuklara bayram olarak hediye ettiği Yüce Meclis’te cinayet işlendi.
Trafikte kavga ediyoruz.
Yol verme tartışmalarının cinayetle sonuçlandığı haberlere defalarca şahit oluyoruz.
Statlarda kavga ediyoruz.
Adları bile arenaya dönüşen stadyumlarda cinayet işendi.
Eğlence mekanlarında kavga ediyoruz.
Sanatçı, istek parçayı söylemediği için boğazı cam bardakla kesilerek öldürülmedi mi bu memlekette.
Artık tiyatro sahnelerine bile sıçradı gerilim.
Daha geçen gün İstanbul Kongre Merkezi Harbiye Oditoryumu’nda sahnelenen Gırgıriye Müzikali’nde VIP koltukların yerini beğenmeyen bir seyirci, sahneye fırladı.
Usta oyuncu Müjdat Gezen fenalaşınca, oyun iptal edildi.
Oyunun neden iptal edildiği ve biletli izleyicilerin mağdur olmaması adına yapılan açıklama ‘yuh’ sesleriyle kesildi.
Müjdat Gezen o gün sahnede can mı vermeliydi yuhlanmaması için.
Sayısız örnek verebilirim.
İKLİM DEĞİŞMEDEN SONUÇ DEĞİŞMEZ
Çocuklar, bir anda cani olmadılar.
Bir anda da düzelmeyecekler.
Önce iklimi değiştirmeliyiz.
Kitaplar çarşısı barlar çarşısına döndü.
Sahaflar kahve dükkanı oldu.
Ali kıran baş kesenler yüceltildi.
Ve bunun en somut yansıması rol modellerde görüldü.
ROL MODELLER DEĞİŞTİ, YÖN DEĞİŞTİ
Bizimkiler, Süper Baba, Perihan Abla, Ekmek Teknesi, Beyaz Gölge gibi dizilerin yerini Kurtlar vadisi, Çukur’lar aldı.
Çocukların öyküneceği rol modeller değişti.
Hababam sınıfındaki Mahmut Hocanın, Hulusi Kentmenlerin yerini mafya babaları aldı.
Çocukların rol model alabileceği futbolcu, sporcu ya da sanatçı sayısı yok denecek kadar az.
Uyuşturucu kullanımı ilk okullara kadar indi.
Üç büyüklerde başkanlık yapan isimlerden sanat, spor dünyasına hatta hakemlere kadar, birçok isim uyuşturucuyla anılır oldu.
Çocuklarının suçlarını örtbas etmeye çalışan nüfuzlu ailelerin isimlerle karşılaşıyoruz her gün.
Daha dün bu yüzden eski bir vali tutuklanmadı mı?
Oklar Eski dışişleri bakanını gösteriyor haberlerine şahit olduk?
Bir yanda ise KPSS’de derece yapan ama mülakatta elenen, bu ve benzer nedenlerle canına kıyan gariban ailelerin çocukları da var.
Evet şiddet çağındayız.
İyilikle kötülük çetin bir savaş veriyor.
Bize düşen çocuklarımıza savaşmayı öğretmek.
Savaş verilecekse insan olma savaşını öğretmek zorundayız evlatlarımıza.
Ekmek savaşı, onur savaşı.
Umutsuzluk ve çaresizlik duygularından arındıramadığımız takdirde, çocuklarımız bu savaşta mağlup olur.
TOPLUMSAL UYANIŞ MÜMKÜN MÜ?
Son yaşananlardan sonra, toplum olarak ciddi bir aydınlanma yaşayacağımızı ümit ediyorum.
Veliler, kendilerini sorguladıkları gibi, öğretmenlerin ve okulların yüküne omuz verme noktasında eskisinden daha fazla adım atacaklardır.
Örneğin bir veli, son olaylardan sonra x-ray cihazı bağışladı bir devlet okuluna.
Küçük bir adım gibi gözükse de kıymetlidir.
Bu adım yarın bir bakarsınız istifa etme erdemini gösteren bakanlarımızın da olduğunu gösteren bir yolculuğa dönüşür.
Kim bilir bazı yandaş gazeteciler, Milli Eğitim Bakanı’nı istifaya çağırdı diye, sendikalara ayar vermekten nedamet duyar.
Sponsorlar ve reklam verenler, şiddet içeren yapımlarla çalışmayacaklarını duyurdu.
Ünlü sanatçılar belki de reklam verenleri örnek alır bundan sonra. Yıldızların isimleri, bundan sonra uyuşturucu madde kullanımı listelerinde değil de senaryosunda şiddet içerdiği için geri çevirdiği milyonluk tekliflerle duyulur.
Belki de bundan sonra silahlı poz veren milli eğitim müdürlerinden temizlenir Milli Eğitim camiası.
23 Nisan’da koltuğunu bıraktığı kız çocuğuna ‘Yetki senin, ister asarsın, ister kesersin’ diyen siyasetçilere, popülist politikacılara, bakarsınız ilk seçimlerde kırmızı kart gösterir veliler.
DERBİ: SADECE FUTBOL DEĞİL, DAVRANIŞ SINAVI
Hafta sonu Galatasaray–Fenerbahçe derbisi var.
Tribünde oturan, ekran başında izleyen milyonlarca insan da bu oyunun parçası.
Çocuklar da izliyor.
Sahadaki futbolcunun itirazını, yöneticilerin açıklamalarını, tribünün tepkisini…
Hepsini kaydediyorlar.
Eğer biz derbiyi bir “savaş” gibi yaşarsak, çocuklar da hayatı öyle öğrenir.
Ama eğer rekabetin içinde saygıyı, gerilimin içinde kontrolü, kazanmanın yanında kaybetmeyi de öğretirsek, işte o zaman bu rekabetin kaybedeni olmaz.
Bu yüzden bu derbilere sadece bir maç nazarıyla bakmadım bugüne kadar.
Bir neslin nasıl yetişeceğinin küçük bir provasıdır derbiler.
23 NİSAN VE 19 MAYIS: GELECEĞİN ANAHTARI
Bugün 23 Nisan…
Yarınların emanet edildiği çocukların bayramı.
Ve çok uzak değil, 19 Mayıs…
Bir milletin yeniden ayağa kalktığı, gençliğe güvenin ilan edildiği gün.
Mustafa Kemal Atatürk bu iki tarihi boşuna çocuklara ve gençlere emanet etmedi.
Bir ülke, çocuklarını nasıl yetiştirirse, geleceğini de öyle kurar.
Biz çocuklarımıza o bayramların ruhunu da anlatmak zorundayız.
23 Nisan’ı sadece bir tören, 19 Mayıs’ı sadece bir gösteri olarak görürsek, o çocuklar büyüdüğünde anlam boşluğunda kalır.
23 Nisan’da sorumluluğu, 19 Mayıs’ta cesareti, zafer bayramlarında onuru öğretirsek…
İşte o zaman ne okul bahçelerinde silah olur, ne çocukların yüreğinde bu kadar karanlık büyür.
Çünkü o zaman çocuklar sadece büyümez…
İnsan olur.
23 Nisan Egemenlik ve Çovuk Bayramı’mız kutlu olsun…

2 saat önce
39









English (US) ·