Giriş Tarihi: 20 Şubat 2026
Artık tüm uluslararası platformlarca tartışmamız kabullenilmiş olan yeni küresel tablo, tek merkezli bir ekonomik düzenin geride kaldığını açıkça göstermekte. Dünya ekonomisi, norm temelli küreselleşmeden, güç dengesi ve jeoekonomik rekabetin belirleyici olduğu çok kutuplu bir rekabet dönemine geçiş sürecine tanıklık ediyor. Bu yeni dönemde ticaret, finansman, teknoloji ve tedarik zincirleri yalnızca ekonomik araçlar değil; aynı zamanda stratejik rekabet unsurlarına dönüşmüş durumdalar. Bu dönüşümün en doğrudan etkilediği alanların başında ise reel sektör gelmekte.
Küresel talepteki dalgalanma, artan korumacılık eğilimleri, tedarik zincirlerinin yeniden konumlanması ve maliyet baskıları, üretim odaklı ekonomileri daha kırılgan bir zemine taşımakta. Türkiye gibi üretim, ihracat ve sanayi kapasitesi güçlü ülkeler açısından bu süreç bir yanda risk, bir yandan da stratejik fırsatlar barındırmakta. Bununla birlikte, iç ekonomik dengeler açısından bakıldığında, dezenflasyon programının kısa vadeli etkileri özellikle Türk reel sektörü ve ihracatçı kesimi üzerinde ciddi bir maliyet baskısı oluşturuyor. Bilhassa finansmana erişimin zorlaşması, kredi maliyetlerinin yüksek seyri ve işletme sermayesi ihtiyacı had safhada artmış ve reel sektörün imkanlarının daralmış olması, üretim kararlarını doğrudan etkilemekte.
Buna rağmen Türk sanayicisi, çoğu zaman düşük kar marjlarıyla, hatta sıfıra yakın karlılıkla üretimi sürdürerek, pazarlarını ve müşteri ağlarını koruma refleksini canlı tutmakta. Son yıllarda oluşturulmuş ihracat pazarlarının ve tedarik zinciri ilişkilerinin kaybedilmemesi adına, bazı sektörlerde 'zararına üretim' olarak tanımlanabilecek bir dayanıklılık stratejisi izlenmekte. Bu durum kısa vadede finansal baskıyı artırsa da, uzun vadede Türkiye'nin küresel ticaret ağındaki konumunu koruma açısından stratejik bir davranış olarak okunmalı. Çünkü çok kutuplu rekabet döneminde pazarı kaybetmek, sadece satış kaybı değil; aynı zamanda jeoekonomik konum kaybı anlamına gelmektedir. Bu noktada, küresel fiyat baskısı da çok katmanlı bir yük oluşturmakta.
Küresel ölçekte artan rekabet, sanayicimiz ve ihracatçımız için fiyat odaklı rekabetten, hızla dayanıklılık odaklı bir rekabet modeline geçilmesi gerektiğine işaret ediyor. Artık yalnızca ucuz üretim değil; esas kesintisiz üretim, güvenilir tedarik ve esnek üretim kabiliyeti öne çıkmakta. Bu noktada Türkiye'nin en önemli avantajı, güçlü üretim altyapısı, çeşitlenmiş sanayi tabanı ve esnek ihracat kapasitesi. Avrupa, Orta Doğu, Afrika ve Asya pazarlarına aynı anda erişim sağlayabilen nadir üretim ekonomilerinden biri olan Türkiye, tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde stratejik bir üretim merkezi olma becerisini de geliştirmekte.
Bu becerinin sürdürülebilir rekabet gücüne dönüşmesi için ise, reel sektörün finansal ve yapısal olarak tahkim edilmesi kritik önem taşımakta. Bu nedenle, klasik anlamda bankacılık sektörü kaynaklarının ötesinde, reel sektörümüz için sermaye piyasası kaynaklarının hızla çeşitlendirilmesi ve derinleştirilmesi gerekiyor. Çünkü, çok kutuplu rekabet döneminde yeni nesil rekabet anlayışı, sadece maliyet avantajına değil; verimlilik, teknoloji, ölçek ekonomisi ve finansal dayanıklılığa dayanmakta. Türk sanayisinin bu yeni rekabet mimarisine uyum sağlayabilmesi için uygun finansman imkanlarının güçlendirilmesi, ihracat odaklı üretimin desteklenmesi ve katma değerli üretim kapasitesinin artırılması gerekmekte.
Özellikle dezenflasyon sürecinin sağlıklı şekilde sürdürülmesi ile, reel sektörün üretim kabiliyetlerinin korunması arasında dengeli bir politika çerçevesi oluşturulması hayati önemde. Fiyat istikrarı elbette ki uzun vadeli makroekonomik istikrarın temelidir; ancak üretim kabiliyetinin zayıflaması, orta vadede büyüme ve ihracat performansını olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle üretim, yatırım ve ihracatın sürekliliğini gözeten bütüncül bir ekonomik yaklaşım vazgeçilmezdir.
Unutmayalım, yeni küresel düzende rekabet, yalnızca ülkeler arasında değil; üretim ekosistemleri arasında yaşanmakta. Tedarik güvenliği, üretim sürekliliği ve stratejik sektörlerde yerli kapasite, ekonomik bağımsızlığın temel unsurları haline gelmekte. Türkiye'nin sanayi ve reel sektör kapasitesini derinleştirmesi, sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeoekonomik bir gerekliliktir. Çok kutuplu küresel rekabet döneminde Türk iş dünyasının gösterdiği direnç, stratejik bir dayanıklılık göstergesidir. Ancak bu dayanıklılığın kalıcı rekabet gücüne dönüşebilmesi için reel sektörün üretim kabiliyetlerini tahkim eden, finansmana erişimi kolaylaştıran ve ihracatçı sanayiyi destekleyen politikaların güçlendirilmesi gerekmekte. Çünkü yeni dönemde rekabetin kazananı, yalnızca üretim yapan değil; zor dönemlerde üretmeye devam edebilen ekonomiler olacak.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı / haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın

2 saat önce
27










English (US) ·