Bir maç bitti, bir ömür asılı kaldı!

2 saat önce 28

Bazı maçlar 90 dakika sürer, bazıları ömür boyu…

Alçaklığın...
Hainliğin...
İkiyüzlülüğün...
Puştluğun...
Kısacası, cümle kokuşmuşluğun...
At oynattığı bir dönemde...
Yaşamdan zevk alabilmek ancak:
Zayıfların bahtiyarlığıdır...

Nazım'ın dizeleri bir kez daha iç çektirmişti. Efkâr bulutları tam da ruhuma çökmek üzereyken kapı çaldı. Efkârımı çalan hırsıza kapıyı açmak canımı sıkmıştı.

Kapıyı açtım.

Bıyıklı, esmer, yirmili yaşlarda görünen ama bakışları yorgun bir adamla göz göze geldim

Çenesinin altında, boynuna doğru uzanan kızarıklık dikkat çekiciydi.

'Üzülme artık’ dedi.

‘Onun için geldim.’

Ne demek istediğini sormama fırsat vermeden ve destur almadan içeri girdi

‘Anlatacağım’ dedi ismimle hitap ederek.

Saygılı bir edası vardı ama müsaadesiz içeri dalmasına ne demeliydi insan. Evde yabancı gibi değil, sanki yıllardır bu kapıdan girip çıkıyormuş gibiydi.

Sol elini usulca kaldırdı. ‘Sadece dinle’ dercesine.

Başımı ‘olur’ manasında çaresizce salladım.

Ve başladı anlatmaya:

- Her şeyi biliyorum. Suçlu hissetmene gerek yok kendini. Devre arasında camiye koştuğunu, kazanmayı çok arzuladığın üniversite için değil  başka bir şey için dua ettiğini…

- O dua uzarken kaçırdığın Oğuz’un frikik golünü… Kahvehaneye nefes nefese gelişini… Skor kaç kaç diye sorduğunda ‘1-1’ diyenlere inanmayışını…

O günü anlatıyordu.

- İnanmaman normaldi, bizimkiler dalga dalga hücum ediyordu. Yarım düzine gol atacak kadar fırsat yakalasak da sadece bir gol atabilmiştik ilk yarıda. Şampiyonluk kupasının bir ucu ellerimizdeydi.

- Nasıl olsa atarız dedik. Çünkü o futbola Barcelona bile dayanamazdı. Kaleci Rüştü’nün dayanabileceği hesapta yoktu. İkinci devrede Hüseyin Avni Eker Stadı’na sis, Aykut’un kalemize attığı golle yüreklerimize tarifsiz gam düşmüştü.

- Maç bittiğinde gözlerimizden yaşlar düşse de sahaya inip Fenerbahçeli futbolcuları linç etmek aklımıza düşmedi. Bazıları alkışladı hatta. Dayak yemiş gibiydik. Maç sonu çıkan kargaşada polisten yediğimiz cop bile o kadar yakmamıştı canımızı.

- O zamanlar futbol, siyasetin mezesi değildi. Görele’ye nasıl döndüğümü hatırlamıyorum.

- Kısa bir not bıraktım sevdiklerime: ‘Gömerken beni Trabzonspor bayrağına sarın. Ölümümden kimse sorumlu değil. Yine doğsam, yine Trabzonlu doğmak isterim’.

- Bahçemizdeki incir ağacına astım kendimi.' diye...

Bir an sustu.

- Halbuki daha dün gibi… Trabzon sokaklarını ‘Bin dokuz yüz altmış yedide doğdu bu renkler, yer bordo gök mavi şampiyooon’ diye inletiyorduk.

- O güne dair Fenerli taraftarları taşıyan otobüsü taşlayanlardan, bana mikrofon uzatan Acun’a demeç vermekten utanıp saklandığımı hatırlıyorum bir de...

- Sana gelince. Sen, mutluluğun canlı kanlı haliydin. Yüzündeki mutluluğun fırça izleri, Abidin Dino’ya değil, sayısız kurtarış yapan Rüştü’ye aitti.

- İntihar ettiğim haberi tüm yurda yayılmıştı. Haberi duyduğunda ne kadar üzüldüğünü biliyorum. Kalbinin nasıl daraldığını… Yüzünün nasıl düştüğünü… Rüştü’nün fırça darbelerinin üzerine siyah boya kutusunun boca olduğunu…

- Kendini suçluyordun. Ettiğin duaya bağlıyordun boynuma bağladığım ilmiği...

- Yirmi sekiz yaşındaydım o gün. O günden sonra Fenerbahçe Trabzonspor’la, Trabzon’da her karşılaştığında aklına geliyorum. Senin yüzünden intihar etmedim be koçum. Birçoklarının kabahati var ama senin yok. Üzülme artık!

Derin bir nefes aldı.

- Sana söylemek istediğim birkaç şey daha var. Sonra gitmem gerek. Ersen gelmiş… Ona yetişeceğim.

- Madem gazeteci oldun, bir işe yarasın mesleğin.

- 1974 yılında Birinci Lig’e çıkmayı garantilediğimizde henüz 6 yaşındaydım. Fenerbahçeli futbolcular ‘Sevgili Trabzonspor 1. Lig’e hoş geldin’ pankartı açmıştı. Fenerbahçe’nin bu jesti, büyük takdir toplamıştı büyüklerimizden. Zaten o zamanlar Trabzonsporluların çoğu Fenerbahçeliydi.

Bir ara gözleri uzaklara dalsa da devam etti ibretlik sözlerine.

- Futbol, tribünlerin heyecanı olmaktan çıkıp sermayenin ve siyasetin oyun alanına dönüştüğünde, kaybeden ilk şey sportmenlik oldu.

- Yozlaştı Türk futbolu. Sevinmesini bilmediğimiz gibi üzülmesini de bilmeyen bir topluma dönüştük.

- Sağlıklı bir spor kültüründe büyüseydim, kıyar mıydım canıma? Üzer miydim sevenlerimi? İncir ağacının gölgesinde Trabzonspor marşı söylemek varken, asar mıydım kendimi?..

- Senden ricam: İnsanları bilinçlendir. Bir kişiyi bile aydınlatsan kârdır. Üzüleceksen, bundan sonra uyandıramadıkların için üzül.

- Ben senin yüzünden intihar etmedim!..

Sonra ayağa kalktı.

- Hadi bana müsaade… Ersen Martin gelmek üzere…

‘Birlikte gidelim’ diyecektim ki, telefonuma gelen son dakika sesiyle uyandım.

Uzandığım koltukta uyuya kalmışım.

5 Mayıs 1996’da Trabzonspor, Fenerbahçe’ye evinde 2-1 mağlup olmuş, maçın ardından 28 yaşındaki bordo mavili taraftar, evinin bahçesinde intihar etmişti. Hiç unutmadım o acı haberi. Sonunda rüyama bile girmişti.

Telefonumdaki mesajı okuyunca bir kez daha sarsıldım:

Şöyle yazıyordu: Bir dönem Beşiktaş ve Trabzonspor’da da forma giyen ve aort yırtılması nedeniyle yıllardır tedavi görmekte olan Ersen Martin hayatını kaybetti. Kırk dört yaşında hayata gözleri yuman futbolcu… Devamını okuyamadım haberin.

“Rüyamda ‘Ersen gelmek üzere’ diyen sesin, aslında bir vedanın habercisi olduğunu o an anlayamamıştım.”

O an, rüya ile gerçek arasındaki çizgi tamamen silinmişti..

Bu acı hatıranın üzerinden henüz zamanın tozu bile geçmedi. Ama aradan yıllar geçse de Trabzon’da oynanan her Trabzonspor-Fenerbahçe maçında o genç gelir aklıma. O gün sadece bir maçın değil, bir hayatın kaybedildiği gündü.

Mehmet Dalman

Bugün oynanacak maç muhtemelen çok çekişmeli olacak.

Ama nihayetinde sadece 90 dakika sürecek.

Ömür ise tek devre.

Ve hiçbir forma,
hiçbir arma,
hiçbir skor tabelası
insan hayatından daha büyük değildir.

Gol sevinci geçer.
Yenilgi geçer.
Şampiyonluk geçer.

Ama bir annenin mezar başındaki gözyaşı geçmez.

Belki bugün Sevgililer Günü’nde birine “Seni seviyorum” diyecekti…
Belki ilk kez elini tutacaktı…
Belki de annesine sarılacaktı.

Şimdi sessizlik söylüyor onun yerine.

Rakip düşman değildir.
Yenilgi son değildir.
Hiçbir kupa, bir insanın boynuna ilmik olmamalıdır.

Çünkü incir ağaçları meyve vermek içindir, ilmik taşımak için değil.

Habere git