Bahçeli’ye katılıyorum, altına imzamı atıyorum... Avrupa Türkiye’siz yapamaz

21 saat önce 34

Gerçekten de öyle...

Türkiye’nin yeri Avrupa’nın bekleme salonu değildir.”

Bu cümle bence sadece siyasi söylem değil, stratejik gerçeğin bir ifadesi.

Son 30-40 yılda Avrupa Birliği, dünyanın değişimini okumakta da teknolojik dönüşümü yakalamakta da yeni jeopolitik dengeleri anlamakta da çoğu zaman geç kaldı.

Türkiye gibi stratejik öneme sahip ülkeleri yıllarca bekletti.

Kırdı; küstürdü.

Ve en önemlisi, kendi geleceğini dar bir siyasi bakışın içine hapsetti. Oysa dünya bambaşka bir yöne gitti.

Enerji hatları değişti. Savunma anlayışı yeniden yazıldı.

Göç artık yalnızca insani değil, güvenlik meselesi haline geldi.

Yapay zekâdan kritik madenlere kadar yeni bir ekonomik rekabet başladı.

Avrupa ise uzun süre eski dünyanın refleksleriyle hareket etti.

Bahçeli’nin konuşmasında dikkat çektiği nokta tam da buydu.

Türkiye’nin üyelik sürecinin teknik kriterlerden çok siyasi önyargılarla yürütüldüğünü söyledi.

Açılması gereken fasılların bloke edildiğini, verilen sözlerin tutulmadığını, Türkiye’nin haklı beklentilerinin sürekli ertelendiğini hatırlattı.

Ve ardından şu soruyu sordu.

Türkiye’nin dışlandığı yıllar Avrupa’ya ne kazandırdı?”

Gerçekten de...

Göç krizi çözüldü mü? Enerji güvenliği sağlandı mı? Savunma kapasitesi güçlendi mi? Avrupa bugün jeopolitik olarak daha güvenli bir kıta mı?

Hepsinin cevabı; koca bir hayır...

Tam tersine Avrupa, her kriz döneminde yeniden Türkiye’nin kapısını çalmak zorunda kaldı.

Çünkü Ukrayna’dan Karadeniz’e, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Ortadoğu’ya kadar uzanan coğrafyada Türkiye’siz olamıyor.

Bahçeli’nin şu tespiti de bu yüzden önemliydi.

Türkiye’nin hesaba katılmadığı hiçbir enerji koridoru sürdürülebilir olmayacaktır. Türkiye’nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır.”

Türkiye yıllarca Avrupa’nın kapısını çaldı.

Şimdi Avrupa Türkiye’nin kapısını çalacak.

BODRUM ARTIK BAŞKA BİR YERE KOŞUYOR

YAZ başında iki kere Bodrum’a gittim.

Her zaman olduğu gibi benzer yorumlara yine rastladım.

Ama ben birkaç yıldır farklı bir Bodrum görüyorum.

Yabancı turist eski yılların gerisinde olabilir.

Bahçeli’ye katılıyorum, altına imzamı atıyorum... Avrupa Türkiye’siz yapamaz

Ama yatırımların dili tamamen uluslararası olmuş durumda.

Bvlgari geliyor; Courche de.

Cheval Blanc’ın sahibi LVMH grubu; Louis Vuitton, Moet & Hennesy’nin bir şirketi. Bvlgari’den sonra ikinci marka Cheval Blanc olacak.

Bodrum artık Saint-Tropez, Mykonos, Capri, Porto Cervo ile aynı cümlede anılmak istiyor.

Bu iddialı bir hedef.

Yaz başı yarımadayı dolaşırken denizden çok yatırımlara baktım.

Mesela Lucca Beach’in Demirbükü’ne gelmesi en çok konuşulan açılışlardan biriydi.

Biraz ileride Maçakızı...

Yıllardır Bodrum’un klasikleri arasında ama artık sadece bir otel olarak görmek haksızlık olur.

Sonra Zai Yaşam...

Belki de Bodrum’un ruhunu en iyi anlatan adreslerden biri. Restoranıyla, sanat etkinlikleriyle, konserleriyle ve doğaya saygılı yaklaşımıyla “iyi yaşam”ı anlatıyor.

Casa Sol son dönemin yükselen gastronomi adreslerinden biri.

Bir başka dikkat çekici gelişme ise Bobo by The Stay cephesinde yaşandı.

Bir süre kapalı kalmasının ardından yeniden hayat bulması, Bodrum’un ne kadar hızlı yenilenebildiğinin de göstergesi. Bu şehirde iyi fikirler kolay kolay kaybolmuyor; çoğu zaman yeni bir hikâyeyle geri dönüyor. Artık The Casa Cala oldu.

Geçen sezonun büyük yatırımlarından biri ise hiç kuşkusuz Maxx Royal Bodrum Resort.

Adeta küçük bir gastronomi adası kurulmuş.

Mesela Mandarin Oriental Bodrum, biraz ileride The Bodrum EDITION, Wam by Karma ve diğerleri...

İyi yaşam, gastronomi, beach kültürü ve tasarım tek bir hikâyeye dönüştürülüyor.

Bodrum’un yeni dili tam da bu.

Artık oda değil deneyim satıyor.

Bodrum başka bir yere koşuyor.

BİR DE ŞU TRAFİĞİ ÇÖZELİM

BODRUM büyüyor; büyüsün de...

Yeni oteller açılsın. Yeni restoranlar gelsin. Dünya markaları yatırım yapsın. Bunların hiçbirine itirazım yok.

Hatta tam tersine; Bodrum’un en güçlü turizm markalarından biri olmasını isteyenlerdenim.

Bahçeli’ye katılıyorum, altına imzamı atıyorum... Avrupa Türkiye’siz yapamaz

Ama bir ricam var.

Şu trafiği artık ciddiye alalım.

Çünkü Bodrum’da en lüks şey artık deniz manzarası değil; boş yol bulmak.

Bir akşam Yalıkavak’tan Türkbükü’ne geçeceksiniz...

Navigasyon “20 dakika” diyor.

Siz içinizden “İnşallah” diyorsunuz.

Bazen gerçekten İstanbul’da E-5 daha hızlı akıyor.

Belli ki Bodrum artık eski nüfus hesaplarıyla yönetilemeyecek kadar büyüdü.

O zaman yolları da yeniden düşünmenin zamanı gelmedi mi?

Çevre yolu mu olur; yeni bağlantı yolları mı, deniz taksileri mi?

Bunu mühendisler, şehir plancıları bilir.

Ama bir şey biliyorum.

Bodrum’un önceliği insanlara zaman kazandıracak ulaşım projeleri olmalı.

Ve insan en kıymetli zamanı direksiyon başında harcamaya başlayınca, Bodrum’un o meşhur büyüsü biraz eksiliyor.

HALUK LEVENT OLAYI

TÜRK insanı yıllardır güven duygusuyla sınanıyor.

Kooperatiflerde, bankerlerde kandırıldı; Sülün Osmanları, Parsadanları gördü.

İyi niyetinin istismar edildiği o kadar çok olay yaşadı ki, insan bazen “Artık kimse kanmaz” diyor.

Ama hayat gösteriyor ki, güveni sömürmenin yolları hiç bitmiyor.

Asıl üzücü olan da bu.

Çünkü bu hikâyelerin merkezinde çoğu zaman kötü değil, iyi insanlar var.

Vicdanıyla hareket eden, üç kuruşunu paylaşan, bir çocuğun gülmesi, bir hastanın iyileşmesi, bir depremzedenin ayağa kalkması için elini cebine atan insanlar...

Bu duyguları istismar etmek sadece para çalmak değildir.

Toplumun birbirine olan güvenini de yok etmektir.

En büyük zarar burada başlar.

Mesele sadece hukukun değil, vicdanın da konusudur.

Yanlış yapan hesap vermeli.

Ama biz de ders çıkarmalıyız.

Yardım etmeyi bırakmayacağız, iyilikten vazgeçmeyeceğiz.

Ama iyiliğin de şeffaflık, hesap verebilirlik ve denetime ihtiyacı olduğunu unutmayacağız. 

Habere git