“Mutlak butlan kararını kabul etmeseydim ne olurdu, kayyum atanırdı. Benden niye korkuyorlar, çünkü ben arınmayı yapacağım diye korkuyorlar. 100 yıllık bir partiyi kayyum yönetemez.”
Arınma; hepimizin hayatında zaman zaman ihtiyaç duyduğu o iç temizlik aslında... Peki siyaset gerçekten arınabilir mi?
Daha doğrusu şöyle sorayım.
Siyaset arınırken elinde ne kalır?
Çünkü siyaset biraz da farklılıkların, çelişkilerin, itirazların, hatta zaman zaman kusurların birlikte yaşama sanatı değil mi?
Hayat bana şunu öğretti.
Bazı insanlar evlerini temizlerken eski fotoğrafları da atar.
Sonra yıllar geçer; “Keşke saklasaydım” der.
Bazı şirketler yeniden yapılanırken en tecrübeli çalışanlarını kaybeder.
Sonra aynı tecrübeyi yeniden üretmek için yıllarca uğraşır.
Siyasette de benzer bir risk var.
Arınırken bazen yanlışlar gider ama bazen hafıza da, tecrübe de, birlikte mücadele etme kültürü de gider.
Hatta bazen partiyi parti yapan ruh da bakmışsın gitmiş.
Siyaset sadece bugünün değil, dünün de birikimidir.
Bir partinin tarihi, yalnızca başarılarından oluşmaz.
Yanlışlarından, kırgınlıklarından, tartışmalarından da oluşur.
Belki de siyasette ihtiyaç duyulan şey arınmak değil, yüzleşmektir.
Çünkü arınma bazen insana her şeyi sıfırlama duygusu verir.
Oysa demokrasi sıfır kilometre bir alan değildir.
Demokrasi hafızayla yaşar.
Ben siyasette “arınma” kelimesini her duyduğumda aklıma şu soru geliyor:
Acaba gerçekten yüklerden mi kurtuluyoruz?
Yoksa aynaya baktığımızda kendimizden bazı parçaları da geride mi bırakıyoruz?
Arınmak elbette güzeldir.
Ama sanki CHP’nin aradığı yüzleşmektir.
Bana göre doğrusu da budur.

BİR CAZ FESTİVALİNDEN FAZLASI
HER yıl aynı ritüeli yapıyorum.
Haziran ayı geldiğinde Antalya’nın yolunu tutuyorum.
Akra Caz Festivali benim için sadece birkaç konser dinlemek anlamına gelmiyor. Aslında bir şehrin nasıl değiştiğini de görüyorum.
Uzun yıllar boyunca Antalya’yı üç kelimeyle anlattık.
Deniz; kum, güneş.
Oysa bugün zamanın ruhunu yakalayan bir Antalya doğuyor.
Fazıl Say konserine giderken Gülay Afşar’ın köşesinde kullandığı “Demokratik caz sahnesi” tanımı aklımdaydı.
Bu tanımı çok sevdim.
Çünkü caz uzun yıllar Türkiye’de biraz elit bir müzik türü olarak görüldü. Akra Caz galiba bu görüşün kırılmasına neden oldu.
Yani caz “dar çevrelerin müziği” olmaktan çıkıp daha kapsayıcı hale geliyor.
Ben de bu gözle etrafı izledim. Bir masada emekli çiftler vardı. Yan tarafta üniversite öğrencileri, biraz ileride yabancı turistler, arka tarafta çocuklu aileler...
Cazın belki de en güzel tarafı bu; insanları aynı ritimde buluşturması.
Son yıllarda siyasette, sosyal medyada, günlük hayatımızda sürekli kutuplaşmayı konuşuyoruz, ayrışıyoruz, kendi mahallelerimize çekiliyoruz.
Antalya’da bu yoktu.
Demokrasi sadece seçim sandığında yaşanan bir şey değil. Benim demokrasi tarifimde birlikte dinleyebilmek, birlikte alkışlayabilmek ağır basıyor.
Ve önemli birşey daha...
Türkiye’de kültür sanat etkinliklerinin ömrü bazen mevsimlik çiçekler kadar kısa oluyor. Sponsor değişiyor; ekonomi bozuluyor, kurumlar desteğini çekiyor. Festivaller de ortadan kayboluyor.
Akra ise dokuz yıldır büyüyor.
Belki de başarısının sırrı burada.
Kendi kültürel topluluğunu yaratmış olması.
Aslında mesele caz değil.
Mesele bir şehir hikâyesi yazabilmek.

ŞEHRİN KADERİNİ BAZEN İKİ İNSAN DEĞİŞTİRİR
BÜYÜK organizasyonların gerçek kahramanları çoğu zaman sahnede olmaz; perdenin arkasındadır.
Türkiye öyledir.
Konseri alkışlarız; festivali överiz, bir sanatçıyı konuşuruz.
Ama o hikâyeyi mümkün kılan insanları çoğu zaman görmeyiz.
Akra Caz Festivali’nin arkasında da böyle iki isim var.
Haydar Barut ve Kadir Dursun.
Kadir Dursun’u uzun yıllardır tanırım.
Türkiye’de kültür ve sanat dünyasında çok insan onun adını bilir ama kamuoyu pek bilmez. Çünkü o görünmeyi sevenlerden değildir. Sahnenin önünde değil, arkasında durmayı tercih eder. Oysa Türkiye’de bugün çok sevdiğimiz birçok sanat etkinliğinde onun emeği vardır.
İyi organizasyonun bir özelliği vardır; varlığını hissettirmez, her şey doğal görünür.
Sanki kendiliğinden olmuş gibi gelir.
İşte en zor olan da budur.
Kadir Dursun’un yıllardır yaptığı iş biraz buna benziyor.
Gösterişe kaçmadan ama kalıcı iz bırakarak.
Haydar Barut ise hikâyenin başka tarafında duruyor.
Sadece yatırım yapan bir iş insanı değil; şehirle ilişki kuran bir iş insanı.
Birisi o hikâyeye inanmış; diğeri o hikâyeyi organize etmiş, iki kişi.

SORUN YETENEK EKSİKLİĞİ DEĞİL BİR TAKIM OLABİLMEKTE
ASLINDA hayal kırıklığımızın nedeni beklentimizin büyüklüğü.
Ben de herkes gibi Milli Takım’ın bu Dünya Kupası’nın sürpriz ekiplerinden biri olacağını düşünüyordum.
Çünkü bireysel yeteneklere baktığımızda gerçekten de birbirinden değerli oyuncularımız var.
Üstelik büyük bölümü sezonu iyi geçirdi. Avrupa’nın önemli liglerinde forma giydiler, sorumluluk aldılar, başarılar yaşadılar.
Ama galiba bizim sorunumuz yetenek eksikliği değil.
Sorunumuz stratejide, birlikte hareket edebilmekte, aynı hedefe odaklanabilmekte.
Bir takım olabilmekte...
Aslında bu sadece futbola özgü bir durum da değil.
Türkiye’nin birçok alanında benzer bir tablo görüyoruz.
Yetenekli gençlerimiz, parlak zihinlerimiz, büyük potansiyelimiz var.
Ama iş birlikte üretmeye, ortak bir hedef doğrultusunda hareket etmeye geldiğinde aynı başarıyı gösteremiyoruz.
Teknik Direktör Montella’nın maç sonrasında yaptığı açıklamalardaki bize özgü bahanelere çok takılmadım.
Ben eğitimci Acar Baltaş’ın yaklaşımına daha yakınım.
Çünkü başarı çoğu zaman yeteneğin değil, disiplinin ürünüdür.
Hazırlıklı olmanın, her performanstan sonra kendini sorgulamanın, geri bildirim almanın ve bireysel spor yapıyor olsanız bile ekip ruhunu koruyabilmenin sonucudur.
Kalıcı başarı tesadüflerle gelmez.
Düzenli, özenli ve disiplinli yapılan işlerin doğal sonucudur.
Belki de bu yenilgiden çıkaracağımız en önemli ders budur.


2 hafta önce
28










English (US) ·