Pınar Tahirler / ptahirler@hurriyet.com.tr
Oluşturulma Tarihi: Mart 29, 2026 07:00
‘Bir Kadın, Bir Hikâye: Antakya’ kitabı 6 Şubat depremlerinin ardından Antakya’nın yeniden ayağa kalkma mücadelesini, şehrin kültürel mirasını ve umudunu anlatıyor. Kitabın yazarı UNESCO Hatay Gastronomi Evi yöneticisi İpek Aslan “Bu kitap yalnızca bir anı ya da şehir hikâyesi değil, Antakyalı olarak taşıdığım değerlerin ve insanlarla kurduğum bağın yansıması” diyor.
Antakya doğumlu İpek Aslan yıllardır Hatay’ın kültürel mirasını ve gastronomisini görünür kılmak için çalışıyor. Hatay Büyükşehir Belediyesi bünyesinde kurulan UNESCO Hatay Gastronomi Evi’nin yaklaşık yedi yıldır yöneticiliğini yürüten Aslan, şehrin mutfak kültürünü yalnızca tariflerle değil, arkasındaki tarih, sanat ve yaşam biçimiyle birlikte anlatıyor. 6 Şubat depremlerinin ardından Antakya’nın yaşadığı büyük yıkım, onun hayatında da yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. Aslan’la Hatay’da yaşadığı depremin ardından konteynerde kalırken kaleme aldığı ‘Bir Kadın, Bir Hikâye: Antakya’ kitabını ve şehrin yeniden ayağa kalkma sürecini konuştuk.
Hatay’ı bugün nasıl görüyorsunuz? Fiziksel koşullar ve yaşam şartları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Hatay yaralarını sarmaya çalışırken yeniden ayağa kalkma iradesini güçlü şekilde ortaya koyan kadim bir şehir. Depremin ardından mahalleler, sokaklar ve yapılar yeniden kurulurken altyapıdan konutlara kadar kapsamlı çalışmalar sürüyor. Şehir adım adım yeniden yükseliyor. Ancak Hatay’ı yalnızca fiziksel değişimlerle anlatmak yeterli değil. Bu şehrin güçlü bir hafızası ve kültürel derinliği var. İnsanların ruhunda kaybın hüznüyle yeniden başlama kararlılığı bir arada. Hataylılar dayanışmayı, paylaşmayı ve üretmeyi sürdürüyor. Gastronomi, sanat, kültür ve eğitim alanındaki çalışmalar bu kimliğin en önemli taşıyıcıları. Depremin üzerinden geçen yaklaşık üç yılda, devlet ve milletin gösterdiği dayanışma, Hatay’ın ayağa kalkmasının en büyük gücü oldu.
Bu kitabı yazma fikri nasıl doğdu?
6 Şubat depreminden sonra İzmir’e gitmiştim. 20 Şubat’ta Antakya’ya döndüm. İlk günlerde en acil ihtiyaç insanların temel gereksinimlerinin karşılanmasıydı. Hatay Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle Gastronomi Evi’ni yeniden kurarak bu ihtiyaca cevap vermeye çalıştık. Zamanla Gastronomi Evi Hatay’ın gastronomi kültürünü, tarihini ve yaşam biçimini anlatan bir buluşma noktası oldu. Bir misafirimizin “Bu kültürü artık şehirde göremiyoruz, mutlaka kayıt altına almalısınız” sözleri benim için bir dönüm noktası oldu. Antakya yalnızca doğduğum yer değil, beni var eden bir kimlik. Bu kitabı da Antakya’ya olan vefa borcumun bir ifadesi olarak kaleme aldım ve bu mirası gelecek kuşaklara aktarmayı amaçladım.
Kitabı deprem sonrası yaşamınızı konteynerde sürdürürken yazdınız, değil mi? Bu nasıl bir deneyimdi?
Anılara ve geçmişe dönmek kolay olmadı. Ancak yazdıkça iyileştiğimi gördüm ve ayağa kalkmanın ne demek olduğunu hatırladım. Depremden sonra ailem İzmir’e yerleşirken ben Antakya’da kalıp hayatımı yeniden kurmayı seçtim. Bu süreçte içimdeki gücü fark ettim. Bu kitap da hem Antakya’nın hafızasını koruma hem de kendi iyileşme yolculuğumun bir parçası oldu.
‘Kurduğumuz gönül köprüsü’
Kitabı yazarken nasıl bir misyon üstlendiniz?
Antakyalı kimliğimi, bana kazandırdığı değerleri ve şehrimle kurduğum güçlü bağları anlatmak istedim. Örneğin Hatay’a gelen ünlü devlet adamlarını ağırladığımızda, insan sevgimiz ve misafirperverliğimizle kurduğumuz gönül köprüsünü yakından gördüm. Her ziyaretçi bir izle dönüyor.
Bu kitap yalnızca bir anı ya da şehir hikâyesi değil, Antakyalı olarak taşıdığım değerlerin ve insanlarla kurduğum bağın da bir yansıması.
Sizce bu şehirde kaybolmaması gereken değerler neler?
Yüzyıllardır farklı inançların, dillerin ve kültürlerin bir arada yaşadığı bir medeniyetler şehri Antakya. Kaybolmaması gereken en önemli değerler birlikte yaşama kültürü ve hoşgörü. Bir diğeri misafirperverlik ve insan sevgisi. Antakyalılar geleni ağırlamayı, sofralarını paylaşmayı bilir, bu sadece bir gelenek değil, aynı zamanda şehrin ruhu. Mutfağımız ve gastronomi kültürümüzü de saymalıyız. Antakya’nın 600’e yakın özgün yemeği var; her biri ayrı bir hikâye ve tarih taşır. Bu yemekler sadece karın doyurmaz; geçmişi, kültürü ve insanları birbirine bağlayan bir köprü görevi görür.
Kitapta Antakya’nın geleneksel tarifleri ve onların hikâyeleri de var...
Tarifleri yazarken yalnızca yemekleri değil, her yemeğin ardındaki hikâyeyi de aktarıyorum. Çünkü Türkiye’nin birçok yerinde benzer yemekler yapılsa da Antakya’da her yemeğin kendine özgü bir anlamı var. Künefe sadece bir tatlı değil, bir kültür ifadesi. Hirise ve aşur gibi yemeklerse geleneklerin ve toplumsal belleğin bir parçası. Bu hikâyelerin unutulmaması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle kitabımda yalnızca tarifleri değil, her yemeğin kültürel anlamını da aktardım. Böylece gelecek kuşaklar sadece yemekleri değil, Antakya’nın kültürünü ve tarihini de tanıyabilecek.
‘Umut hissediyorum’
Bu kitap aynı zamanda umudu ve direnci anlatıyor. Siz bugün Antakya’ya baktığınızda geleceğe dair ne hissediyorsunuz?
Bugün Antakya’ya baktığımda, her şeyden önce umut ve direnç hissediyorum. Gelecek için ümitliyim. Birlikte yaşama kültürünü iyi kavramış bir toplum olarak biliyoruz ki bu kültür olmadan varlığımızı sürdüremeyiz. İnsanlarımızın dayanışması, misafirperverlik ve kültürel birikimimizle geçmişten aldığımız mirası yaşatıyor, geleceğe umutla bakıyoruz.
Kitabı okuyanların Antakya’yı nasıl hatırlamasını veya hayal etmesini istersiniz?
Antakya farklı inanç ve kültürlerin bir arada yaşadığı özel bir yer. Bu birlik ve beraberlik ruhunun her zaman yaşamasını diliyorum. Kitabı okuyanların da Antakya’nın eşsiz ruhunu onun mutfağında, kültüründe ve tüm değerlerinde hissedebilmesini isterim.
Antakya’nın hikâyesini geleceğe taşımak isteyen bir yazar olarak okurlarınıza bırakmak istediğiniz en güçlü mesaj nedir?
Vazgeçmeyelim. Çünkü düşsek de her seferinde yeniden kalkacağız. Gönlümüz kırılmış olsa da tekrar hayata devam edeceğiz ve adım atmayı sürdüreceğiz.

1 hafta önce
41










English (US) ·