Bu yazı Ozan Güven’i savunmak için yazılmıyor.
Çünkü ortada hafife alınacak ya da savunulacak bir olay yok.
Bir kadına yönelik şiddet nedeniyle hakkında verilmiş bir mahkeme kararı var. Bunun üzeri örtülemez. Hatta oyuncunun da zaman zaman yapmaya çalıştığı gibi, “Ama”larla, “fakat”larla katiyen yumuşatılamaz.
Ancak Kadıköy’de bir mekânda bazı kadınların Güven’e yönelik protestosunu izlerken aklıma başka bir soru takıldı:
Bir insan işlediği suçtan yargılandıktan ve cezasını aldıktan sonra hayatının geri kalanında aynı suçun hükümlüsü olarak yaşamaya mahkûm edilebilir mi?
Bir insan yaptığı yanlışın bedelini ne kadar süre öder?
Bir yıl,
On yıl,
Ömür boyu...
Yoksa bunun cevabı kişiden kişiye değişir mi?
Zira toplumun hafızasına baktığımda ilginç bir seçicilik görüyorum.
Mesela Yılmaz Güney...
Bir insanın ölümüne neden olmaktan hüküm giymiş bir isim. Birlikte olduğu kadınlara uyguladığı şiddet, set çalışanlarına yönelik kaba ve sert tutumu aşikâr.
Buna rağmen yıllardır filmleri festivallerde gösteriliyor.

Adına geceler düzenleniyor.
Özellikle Kadıköy’de, Cihangir’de büyük bir sanatçı ve halk kahramanı olarak anılıyor.
Ve hatta Ozan Güven’i protesto eden gruptaki avukat hanım, sosyal medya paylaşımlarında, bir başka şiddet failine; Yılmaz Güney’e olan “sonsuz” sevgisini göstermekten yerinmiyor.
Fakat kimse ne ona ne Güney hayranlarına “filmini izleyenler suçu meşrulaştırıyor” demiyor.
Kimse gösterim salonlarının önünde slogan atmıyor.
İşte insanın aklını kurcalayan yer tam da burası.
Ozan Güven’e yönelik toplumsal tepki; işlerini izlememek, alkışlamamak, desteklememek yerinde olduğu kadar demokratik bir tavırdır da.
Fakat bir noktadan sonra adalet ile linç arasındaki çizgi bulanıklaşmaya başlıyor.
Hukukun amacı tam da budur zaten: Linç yerine kuralları koymak.
Çünkü eğer canı isteyen canı istediği gibi engizisyon subayı edasıyla kendi adaletini dağıtmaya başlar, cezayı mahkemeler değil de öfkeli kalabalıklar belirlemeye başlarsa, yarın kimin hedef olacağını kimse bilemez.
Bugün hoşumuza gitmeyen biri “dışarı atılır.”
Yarın biz.

BOĞAZ’IN KIYISINDA 2 DEV SAHNE
BİRİ TARTIŞMALI BİRİ EFSANE
İstanbul, cumartesi gecesi ilginç bir ana tanıklık etti.
Zira aynı akşam, iki farklı stadyumda, iki farklı dünyanın yıldızını ağırlamak her şehre nasip olmaz.
Bir tarafta dünyanın en ünlü tenorlarından Andrea Bocelli...
Diğer tarafta ise kuşkusuz son 20 yılın en etkili pop kültürlerinden biri, Kanye West.
Ancak itiraf etmeliyim ki Kanye West kısmı benim içime pek sinmedi.
Nazi sempatizanlığı, Hitler’e yönelik övgüleri, Gamalı Haç bulunan ürünler satması nedeniyle birçok ülkede ciddi tepki gören bir isimden bahsediyoruz.
Öyle ki İngiltere›de festival programına alınması büyük kriz oldu. Hatta ülkeye girişine yasak getirildi. Fransa’da da konseri süresiz ertelendi. Türkiye’de sahnede
olduğu saatlerde ise bir yasakta İtalya’dan geldi.
Elbette sanatseverler bilet alır, konsere gider; bu herkesin kendi tercihidir.
Ama dünyanın birçok yerinde kapılar yüzüne kapanan bir ismin Türkiye’de böylesine
büyük ilgi görmesi...
İnsan ister istemez düşünüyor: Bazı alkışlar sadece müziğe mi gider yoksa sahnedeki her şeyi de beraberinde meşrulaştırır mı?
Yine de resmin tamamına baktığımızda ortaya çıkan tablo etkileyici.
Bocelli ve West’in ardından İstanbul, bu yaz dünya yıldızlarını ağırlamaya devam edecek: Megadeth, Tom Odell, Scorpions, Moby...
“İstanbul, neden dünya turnelerine dahil edilmiyor” diye sitem ettiğimiz noktada aynı gün içinde 2 konser için yüzbinlerce insan yollardaydı.
Dolayısıyla şunu söylemek mümkün: Dünya müziğinin en büyük isimleri artık İstanbul’u es geçmiyor.
Dünya müziğinin en büyük isimleri artık İstanbul’u es geçmiyor.
Ve görünen o ki uzun yıllardan sonra müziğin kalbi yeniden Boğaz’da atıyor.

ÖZELLİKLE HAMİLE KADINLARI BİR RAHAT MI BIRAKSANIZ ARTIK
Melike Şahin, izleyenlerine büyük bir sürpriz yaptı ve sahnede hamile olduğunu açıkladı.
Onun adına çok mutlu oldu. Umarım sağlıkla doğsun bebeği...
Hamileliğinin tartışma konusu olacağını ise hiç düşünmemiştim. Ama bu da oldu!
Son sahnesi sonrası “hamile olduğu için performansı yetersiz” olmakla suçlandı, “sahneye yakışmadığı” iddia edildi, “Hamileyken çalışmaması ve dinlenmesi gerektiği” gibi akıllar verildi...
Yahu biz kadınları özellikle de hamile olanları bir rahat mı bıraksanız artık!
Nedense konu kadınlar olunca “kadın bedeni” bir anda herkesin yorum yapabildiği “kamusal” bir alana dönüşüveriyor.
Hamileyse ayrı,
Doğurduysa ayrı,
Kilo aldıysa ayrı,
Kilo verdiyse ayrı...
Oysa bir erkek sanatçının performansı ile alakalı bir sıkıntı olsa kimse “E, artık evde otursun” demiyor.
Ne tuhaf!
Bir kadın, doktoru onayladıysa, kendini de iyi hissediyorsa çalışabilir, üretebilir, sahneye çıkabilir. İster devam eder ister ara verir. Buna karar verecek tek kişi de kendisidir. Kaldı ki bunu hamileliğe bağlı “değişen” bir bedenle başarması da büyük alkış ister.
Ancak bizdeki toplumsal bakış açısı kadınların her zaman “kusursuz” görünmeleri üzerine kurulu.
Oysa hayat böyle işlemiyor.
Dolayısıyla ben o görüntülerde bir performans eksikliği değil, hayatının en özel dönemlerinden birini yaşarken işini yapmaya devam eden güçlü bir
kadın görüyorum.
Bir kusur değil, “emek” görüyorum.

4 gün önce
39










English (US) ·