VİZE randevusu için geceleri ekran başında bekleyen öğrenciler, Schengen engeli nedeniyle fuara ve toplantılara katılamayan iş insanları, Avrupa kapısında aylarca bekleyen Türk vatandaşları..
Türkiye’nin yıllardır çözülemeyen vize sorunu bu kez Brüksel’de hukuki restleşmeye dönüştü. AB’ye hukuk savaşı açan Avukat Dr. Yavuz Selim Sarıibrahimoğlu, Avrupa Komisyonu’nun vize engelleri karşısındaki “idari pasifliğini” Avrupa Ombudsmanı’na şikâyet etmişti.
AB OMBUDSMANI’NDAN RET
Türkiye’de bir ilk olan ilginç başvuruya 6 Ağustos’ta ret yanıtı geldi. AB Ombudsman Soruşturmalar Birimi Başkanı Tina Nilsson imzalı ret yazısında bakın ne denildi: “Bu başvuru AB’nin Türkiye’ye yönelik politikalarıyla ilgilidir; siyasi ve yasama faaliyetleri yetki alanımız dışındadır. Ayrıca yalnızca AB vatandaşları ile AB’de ikamet eden veya kayıtlı merkezi bulunanlar Ombudsman’a başvurabilir.”
FRANSA’DA YAŞAYAN TÜRK
Dr. Sarıibrahimoğlu, Fransa’da yasal olarak ikamet eden Türk vatandaşı Rana Faytrouny’nin dosyaya ortak şikâyetçi olarak ekleyerek, 21 Ağustos’ta AB Ombudsmanı’na ikinci kez başvurdu. Böylece ilk ret gerekçesindeki ikamet engelinin aşılması hedeflendi.
AÇIKLAMA İSTENİYOR
İkinci başvurunun asıl önemi burada değil. Dosyada bir “vize affı” ya da tüm Türk vatandaşlarına vize kolaylığı talep edilmiyor. Avrupa Komisyonu’ndan, Türkiye ile yaptığı bağlayıcı anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini vize uygulamalarında nasıl değerlendirdiğini açıklaması isteniyor. Bu anlaşmaların başında 1963 tarihli Ankara Anlaşması, Katma Protokol ve Ortaklık Konseyi kararları geliyor. Özellikle Katma Protokol’ün 41. Maddesi’ndeki “standstill”, yani mevcut durumun ağırlaştırılmaması ilkesi tartışmanın merkezinde bulunuyor. Bu ilke Türk vatandaşlarının hakları yönünden neden dikkate alınmıyor sorusu yöneltiliyor.
NEDEN ZORLAŞTIRIYORSUN
Basitçe anlatırsak soru şu: “Türk vatandaşlarının belirli hakları bakımından mevcut durum sonradan getirilen uygulamalarla daha da zorlaştırılabilir mi?”
Başvuruda, bu sorunun yalnızca siyasi bir tercih olarak görülemeyeceği savunuluyor. Komisyon’un anlaşmalardan doğan yükümlülüklerini nasıl yorumladığı ve üye ülkelerin uygulamalarını bu çerçevede nasıl denetlediği, aynı zamanda şeffaflık ve iyi yönetim meselesi sorgulanıyor.
ÜÇÜNCÜ ÜLKE STATÜSÜ?
İtirazdaki mesaj açık: Türkiye AB üyesi olmayabilir. Ancak AB ile Türkiye arasında tarafları bağlayan anlaşmalar var. Bu nedenle “üçüncü ülke” statüsü, AB kurumlarının bu anlaşmalardan doğan sorumluluklarını hiç tartışmadan bir kenara bırakmasının gerekçesi olamaz.
Gümrük Birliği de bu tartışmanın önemli başlıklarından biri. Türk şirketleri AB ile ticaret yaparken çeşitli kurallara ve yükümlülüklere tabi tutuluyor. Peki Türk vatandaşlarının hakları söz konusu olduğunda aynı ortaklık hukukunun tamamen devre dışı bırakılması mümkün mü? İşte itirazın temel noktası bu.

MACRON’A AB MEKTUBU
Dosyanın ikinci ayağı Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a 26 Ağustos’ta gönderilen açık mektup. Mektup, 27 Ağustos’ta Fransız parlamenterler ve Avrupa medyasına da gönderildi. Avukat Sarıibrahimoğlu ile Rana Faytrouny’nin imzasını taşıyan mektupta, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerindeki siyasi ve hukuki konum tartışmaya açılıyor. Mektuptaki temel mesaj şu: “Ayrıcalıklı ortaklık, Türkiye’ye sunulan üyelik perspektifinin tek taraflı alternatifi olamaz.”
Bu görüşün dayanağı olarak Ankara Anlaşması’nın 28. Maddesi gösteriliyor. Mektupta “ayrıcalıklı ortaklık” yerine egemen eşitlik, karşılıklılık ve uluslararası hukuk temelinde bir “eşit stratejik ortaklık” öneriliyor.
İŞBİRLİĞİ ÖNERİSİ
Türkiye ile Fransa arasında Doğu Akdeniz’den Afrika’ya uzanan yeni bir işbirliği modeli kurulması isteniyor. 2025’teki 21,8 milyar dolarlık ticaret hacmi, Türkiye’de faaliyet gösteren yaklaşık 1.500 Fransız şirketi ve Türkiye’nin Afrika’daki diplomatik varlığının genişlemesi de bu önerinin ekonomik ve siyasi dayanakları arasında gösteriliyor.
HUKUK BRÜKSEL’İ BAĞLAMIYOR MU
Bir dosyada vize uygulamaları, diğerinde Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin geleceği var. Ancak iki dosyanın sorduğu soru aynı:
AB, Türkiye’den uluslararası yükümlülüklerine uymasını isterken, kendisini bağlayan anlaşmalara da aynı hukuk anlayışıyla uyuyor mu?
Brüksel’in Türkiye’ye yıllardır verdiği mesaj belli: “Hukukun üstünlüğü.”
Şimdi, bir Türk avukat ve bir Türk hukuk öğrencisi vatandaş aynı soruyu Avrupa’ya yöneltiliyor: Hukuk Türkiye’yi bağlıyor da Brüksel’i bağlamıyor mu?
BAŞVURUNUN OLASI SONUÇLARI
AVRUPA Ombudsmanı bir mahkeme değil. Ancak başvuruyu incelemeye alır ve Komisyon’un tutumunda “kötü yönetim” tespit ederse, Brüksel üzerinde önemli bir baskı oluşabilir. Süreçte ortaya çıkacak resmi yazışmalar ve Komisyon’un gerekçeleri, ileride başvurulabilecek başka hukuki yollar bakımından da önem taşıyabilir. Hukukçulara göre ikinci başvurunun doğurabileceği üç kritik hukuki senaryo bulunuyor:
1- “Kötü Yönetim” (Maladministration) tespiti: Ombudsman başvuruyu haklı bulursa, Komisyon’un idari görevini ihlal ettiğini resmen tescil eder ve Brüksel üzerinde devasa bir şeffaflık baskısı oluşturur.
2- Adalet Divanı’nda dava yolu: Ombudsman incelemesinde ortaya çıkacak resmi tutanaklar ve idari yazışmalar, Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) önünde açılabilecek olası bir eylemsizlik veya tazminat davası için en güçlü hukuki delil zeminini hazırlar.
3- Kazanılmış Hakların Sınırı Netleşir: ABAD’ın geçmişteki Savaş, Soysal ve Demirkan kararlarındaki hakların Komisyon tarafından keyfi biçimde daraltıldığı resmen kayıt altına alınmış olur.

1 saat önce
37










English (US) ·