İlk bakışta bu toplantı, 32 müttefik ülkenin liderlerini aynı masa etrafında buluşturan rutin bir NATO zirvesi gibi görülebilir. Oysa Ankara’da konuşulacak başlıklar yalnızca Ukrayna’daki savaşın geleceğini, Avrupa’nın güvenliğini ya da NATO’nun savunma planlarını ilgilendirmiyor. Masadaki asıl konu, önümüzdeki on yılın güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceği.
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin kapıları iki gün boyunca dünyanın en güçlü askeri ittifakına açılacak. Zirve salonunda yalnızca devlet başkanları bulunacak. Görüşmelerde, Avrupa’nın savunma yükünü nasıl paylaşacağı, ABD’nin yeni stratejik öncelikleri, Rusya’nın oluşturduğu tehdit, Çin’in yükselişi, yapay zekânın savaş alanındaki etkisi, savunma sanayi üretim kapasitesi ve NATO’nun geleceği masaya yatırılacak. Ankara Zirvesi, bu yönüyle yalnızca bir liderler toplantısı değil; NATO’nun yeni döneminin yol haritasını belirleyecek kritik bir eşik olacak.
TÜRKİYE AÇISINDAN...
Türkiye açısından bakıldığında ise zirvenin sembolik değeri çok daha büyük. Türkiye, 1952’de katıldığı NATO’ya üyeliğinin 74. yılında, 2004 İstanbul Zirvesi’nin ardından ikinci kez bir NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. NATO’nun karşı karşıya olduğu tehditlerin önemli bir bölümü, Türkiye’nin çevresindeki coğrafyada şekilleniyor. Dolayısıyla zirvenin Ankara’da düzenlenmesi, Türkiye’nin İttifak içindeki jeopolitik ağırlığının da bir göstergesi olarak okunmalı. Ancak Ankara Zirvesi’ni asıl farklı kılan NATO’nun kendi içinde geçirdiği dönüşüm.
- Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ni çevrelemeye odaklanan NATO, 1990’lardan itibaren kriz yönetimi ve terörle mücadele eksenine yöneldi. Bugün ise bambaşka bir döneme giriliyor. Artık mesele yalnızca askeri güç bulundurmak değil; o gücü sürdürebilecek üretim kapasitesine, teknolojiye ve dayanıklı sanayi altyapısına sahip olmak.
- Bu nedenle Ankara Zirvesi, birçok uzmanın “NATO 3.0” olarak tanımladığı yeni dönemin ilk büyük sınavı olarak görülüyor.
- Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’da klasik devletler arası savaş ihtimalini yeniden gündeme taşıdı.
- Ortadoğu’da Gazze krizi, İran-İsrail gerilimi ve Kızıldeniz’deki gelişmeler güvenlik dengelerini değiştirdi.
- Çin ile ABD arasındaki stratejik rekabet küresel ölçekte yeni bir güç mücadelesi başlattı.
- Yapay zekâ, insansız sistemler, elektronik harp ve hipersonik silahlar savaş kavramını yeniden tanımlıyor.
İşte tam da bu dönemde NATO’nun Ankara’da toplanması, Türkiye’nin yalnızca coğrafi konumundan değil, aynı zamanda kriz yönetimindeki rolünden de kaynaklanıyor. Türkiye, bugün NATO’nun doğu ve güney kanadını aynı anda görebilen tek büyük müttefiklerden biri konumunda. Karadeniz’de Rusya ile komşu, güneyinde ise Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’deki güvenlik sorunlarıyla iç içe. Montrö Sözleşmesi’nin uygulanmasından Karadeniz’deki dengeye, terörle mücadeleden enerji güvenliğine kadar pek çok başlıkta Türkiye’nin oynadığı rol, NATO’nun genel stratejisini doğrudan etkiliyor.
Ankara Zirvesi bu nedenle yalnızca Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı bir toplantı değil; NATO’nun 360 derece güvenlik yaklaşımının da somut bir yansıması olacak. İttifak uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak doğudan gelen tehditlere odaklanırken, Türkiye’nin ısrarla gündemde tuttuğu güney kanadı artık zirvenin temel başlıklarından biri haline geliyor. Bu durum, Ankara’nın uzun süredir dile getirdiği yaklaşımın NATO içinde daha fazla karşılık bulduğunu gösteriyor. Dikkat çeken bir başka unsur ise zirvenin kapsamı. NATO’nun 32 üyesinin yanı sıra Avrupa Birliği, Ukrayna, İstanbul İşbirliği Girişimi ülkeleri ile Asya-Pasifik ortaklarının da Ankara’da bulunması bekleniyor.
Bu tablo, NATO’nun yalnızca Avrupa-Atlantik güvenliğiyle sınırlı bir yapı olmaktan çıktığını; küresel ortaklık ağları üzerinden daha geniş bir güvenlik mimarisi kurmaya çalıştığını gösteriyor. Ve belki de en önemli soru şu olacak: NATO, değişen tehdit ortamına uyum sağlayabilecek mi? Ankara Zirvesi’nin önemi tam da bu soruya verilecek cevapta yatıyor.
CAYDIRICILIĞIN YENİ TANIMI
Uzun yıllar boyunca NATO için caydırıcılık, güçlü ordulara ve gelişmiş silah sistemlerine sahip olmak anlamına geliyordu. Bugün ise bu tanım genişledi. Artık caydırıcılık;
- Üretebilmek,
- Yenileyebilmek,
- Hızlı teslim edebilmek,
- Teknolojik üstünlük sağlayabilmek,
- Yapay zekâyı kullanabilmek,
- Siber saldırılara dayanabilmek,
- Kritik altyapıları koruyabilmek anlamına geliyor.
Bu nedenle Ankara Zirvesi’nde yalnızca kara, hava ve deniz kuvvetleri konuşulmayacak. Elektronik harp, uzay sistemleri, hipersonik tehditler, yapay zekâ destekli komuta-kontrol sistemleri, insansız hava araçları, uzun menzilli hassas vuruş kabiliyeti, entegre hava ve füze savunması ittifakın yeni caydırıcılık anlayışının parçaları olarak masaya yatırılacak.
- Zirvede öne çıkması beklenen sloganlardan biri de “Daha Avrupalı, daha yetenekli ve daha güçlü bir NATO.”
Ancak bu sloganın yalnızca Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi anlamına geldiğini düşünmek eksik olur.
Esas amaç; ABD’nin omuzlarındaki yükü paylaşabilecek, kendi güvenliği için daha fazla kaynak ayıran ve bu kaynakları gerçek askeri kabiliyete dönüştürebilen bir Avrupa oluşturmak.
- Son yıllarda Washington’dan gelen mesajlar oldukça net. ABD’nin stratejik önceliği artık yalnızca Avrupa değil.
Hint-Pasifik, Çin, yeni teknolojik rekabet, küresel deniz yolları Amerikan dış politikasının ağırlık merkezini değiştiriyor. Bu nedenle Avrupalı müttefiklerin daha fazla sorumluluk üstlenmesi artık bir tercih değil, stratejik zorunluluk olarak görülüyor.
TÜRKİYE NEDEN BU DÖNÜŞÜMÜN İÇİNDE
NATO 3.0 yalnızca Avrupa için değil, Türkiye açısından da yeni fırsatlar barındırıyor. Çünkü İttifak’ın bugün ihtiyaç duyduğu en kritik unsur, üretim kapasitesi.
- Savunma sanayisinde seri üretim yapabilen, mühimmat, füze, elektronik sistemler, insansız platformlar ve hava savunma çözümleri geliştirebilen ülke sayısı sınırlı.
- Türkiye son yirmi yılda oluşturduğu altyapıyla bu alanda öne çıkan ülkeler arasında yer alıyor.
Ankara’nın savunduğu yaklaşım da tam olarak bu noktada önem kazanıyor.
- Savunma harcamalarının yalnızca bütçe büyüklüğüyle ölçülmemesi, gerçek kabiliyete dönüşmesi gerektiği vurgulanıyor. Zirve hazırlıklarında da savunma yatırımlarının üretim kapasitesi ve ortak projelerle ilişkilendirilmesi gerektiği özellikle öne çıkarılıyor.
Bu nedenle zirve Türkiye’nin yeni NATO vizyonunda nasıl bir rol üstlenebileceğinin de sınanacağı ilk büyük platform olacak.
NATO 3.0
NATO, 1949 yılında kurulduğunda dünyanın en önemli güvenlik sorusu Sovyetler Birliği’nin Avrupa’ya doğru genişlemesiydi. Kuruluş anlaşmasının beşinci maddesi, herhangi bir üyeye yapılacak saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağını hükme bağlayarak tarihin en güçlü kolektif savunma mekanizmasını oluşturdu.
Yaklaşık kırk yıl boyunca NATO’nun temel görevi değişmedi. İttifak, nükleer caydırıcılık üzerine kurulu bir denge politikası izledi. Avrupa’da konuşlandırılan Amerikan askerleri, nükleer başlıklar ve ortak savunma planları, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ni caydıran en önemli unsurlar oldu.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ise NATO için beklenmedik bir dönemin başlangıcıydı. Kurulduğu tehdidin ortadan kalkmasıyla birlikte birçok uzman, İttifak’ın tarihsel misyonunu tamamladığını ve zaman içinde önemini kaybedeceğini öne sürdü. Ancak tam tersine NATO, kendisini yeniden tanımlamayı başardı.
- Bugün güvenlik çevrelerinde resmi bir NATO doktrini olmasa da, İttifak’ın geçirdiği dönüşümü anlatmak için sıkça kullanılan bir kavram var: NATO 3.0.
- Bu tanımlama, NATO’nun üç ayrı dönemde farklı güvenlik ihtiyaçlarına cevap veren üç farklı karakter geliştirdiğini ifade ediyor.
- İlk dönem, yani NATO 1.0, Soğuk Savaş yıllarını kapsıyor. Bu dönemin anahtarı “kolektif savunma”ydı. Tehdit belliydi, cephe belliydi, düşman belliydi. İttifak’ın temel görevi Avrupa’yı Sovyet yayılmacılığına karşı korumaktı.
- İkinci dönem ise Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başladı. NATO artık sadece Avrupa’yı savunan bir örgüt değildi. Bosna-Hersek, Kosova, Afganistan ve terörle mücadele operasyonlarıyla kriz yönetimi yapan, sınırlarının dışında görev üstlenen bir yapıya dönüştü. Bu dönemde “alan dışı operasyonlar”, barışı koruma faaliyetleri ve uluslararası istikrar misyonları öne çıktı.
- Ancak Ukrayna Savaşı, NATO’nun ikinci döneminin de sonuna gelindiğini gösterdi. Çünkü savaş, Avrupa’nın yıllardır unuttuğu bir gerçeği yeniden hatırlattı. Konvansiyonel savaş ihtimali ortadan kalkmamıştı. Üstelik bu kez savaş sadece cephede kazanılmıyordu. Fabrikalarda, üretim bantlarında, mühimmat depolarında, tedarik zincirlerinde ve savunma sanayi tesislerinde kazanılıyordu.
- İşte NATO 3.0 tam da bu gerçeğin üzerine inşa ediliyor. NATO 3.0, resmi bir NATO konsepti değil. İttifak içindeki dönüşümü anlatmak için kullanılan stratejik bir çerçeve. Ancak Ankara Zirvesi’ni anlamanın yolu da bu kavramdan geçiyor. NATO 3.0’ın merkezinde tek bir soru bulunuyor: “Yarın bir savaş çıkarsa NATO yalnızca savaşabilir mi, yoksa uzun süre savaşabilecek üretim kapasitesine de sahip mi?”
- Bu soru, Ukrayna Savaşı’nın en önemli derslerinden biri oldu. Savaşın ilk aylarında birçok Avrupa ülkesi Ukrayna’ya yoğun mühimmat ve silah desteği verdi. Ancak aylar geçtikçe depolar boşalmaya başladı. Avrupa’nın uzun yıllar düşük tempoda çalışan savunma sanayisinin bu tüketim hızına cevap vermekte zorlandığı görüldü.
Bir başka ifadeyle mesele yalnızca daha fazla tank, daha fazla füze veya daha fazla savaş uçağı değildi. Asıl mesele, bunları sürekli üretebilmekti.
- Ankara Zirvesi’nin en önemli farkı da burada ortaya çıkıyor. İlk kez NATO liderleri yalnızca askeri planlamayı değil; üretim kapasitesini, sanayi altyapısını, ortak tedariki ve savunma ekosistemini de zirvenin merkezine yerleştiriyor. Savunma Sanayii Forumu’nun zirvenin resmi programına alınması da bu anlayış değişikliğinin en somut göstergelerinden biri. Zirvede savunma yatırımlarının NATO’nun yüzde 5 hedefiyle nasıl ilişkilendirileceği, ortak üretim modelleri ve çok uluslu projeler ayrıntılı biçimde ele alınacak.

3 hafta önce
39










English (US) ·